Yazar : İklil KURBAN / Tarih : 2008-04-14 17:26
Yorumlar : (0)
Ortalama : 0
Ulu şair Gabdulla Tukay’ın ölümünün 95. yılını anarken

Tatar Ulusal Edebiyatının Öncüsü-Gabdulla Tukay (nisan1886-nisan1913)

(Bu yazı, Bizim Kırım Dergisinin Ocak 2006 tarihli 9. Sayısında basılmıştı)

Dünyamızda tüm ulusların şairleri vardır. Fakat, hiçbir ulusun Gabdulla Tukay kadar-Gabdulla Tukay gibi ulusunun kalbinin derinliklerinden yer alabilmiş şairleri yoktur. Tukay’ın bu olağanüstü konumu-olağanüstü değeri, Onun kendisinin de, ulusunun da olağanüstü ağır ortak yazgısında saklıdır.
Gabdulla Tukay’ın,

“İçtenlikle severim bahtın Tatarın,
Görmeye canlılık vaktin Tatarın.
Tatar bahtı için canımı kıyarım,
Tatarım ben, gerçek bir Tatarım.”

Diye, ulusuyla övündüğü bu Tatar ulusu, tarihinin en karanlık devirleri olan Korkunç İvan’ın (16.yüzyıl) ve Stalin’ın (20.yüzyıl) soykırımlarından geçerek, diline-tarihine-ulusal geleneklerine-hüzünlü şarkılarına sarılıp, sürüne kalka günümüze kadar varlığını korumuş ve çok zor da olsa tarihten silinme tehlikesini sağ salim atlatabilmiş bir ulustur. Eğer Tatarların başına gelenler başka bir ulusun başına gelseydi, bugün dünyada onların isimleri bile kalmazdı.
Gabdulla Tukay, Tatar edebiyatı göklerinde parlayan yıldızların en büyüğüdür. Ay, karanlık geceye dalmış hüzünlü doğayı nasıl aydınlatmışsa; bu zat da, ömrünün çok kısa olmasına rağmen şiirlerinde, yazılarında Tatar ulusunun ıstırabını, derin isteklerini ince duygularla ve tesirli bir dille yeterince aydınlatmıştır.
Tatarların aynı zamanda bütün Türkî halkların edebî gururu olan bu büyük şairin özgeçmişi şöyledir:
Möhemmetgarif oğlu Gabdulla Tukay 26 nisan 1886 günü Tataristan Cumhuriyeti, Kazan Artı, Arça Bölgesinin Kuşlavıç köyünde yoksul bir ailede dünyaya gelir. Henüz beş aylıkken babası vefat eder. Annesi Memdüde Hanım, geçim koşullarının ağırlığı sonucu, kendinden 46 yaş büyük olan bir yaşlı mollayla evlenmek zorunda kalır. Henüz iki yaşında olan Tukay, Şerife adlı yaşlı bir kadının bakımına bırakılır. Böylece bahtsız Tukay, baba himayesinden ve ana şefkatinden yoksun kalır.
Zavallı yetim, Şerife adlı bu kadından güler yüz ve sıcak ilgi görmez. Biraz zaman geçtikten sonra, analık duyguları ağır basan Memdüde Hanım, oğlunu yanına-Sasna köyüne getirtir. Fakat, felek anasıyla yaşayacağı günleri de bu zavallı yavruya çok görür. Tukay’ın anasının sıcak koynunda geçirdiği mutlu günleri çok sürmez. Şair bu hususta, “Bu rahat yaşamım uzun sürmedi. Annem bir yıl mı, yoksa daha mı uzun bir zaman sonra, hangi hastalıktansa öldü” der. Bu sefer de öksüz kalan Tukay, anasının babası Zinnetulla’nın yanına götürülür. Yaşlı dedenin altı çocuğunun üzerine bir de Tukay’ın eklenmesi, bu yoksul aile için büyük bir külfet olur. Bu hususta Tukay, “Hatıramda Kalanlar” başlıklı yazısında şöyle der: “Bu ailede yoksulluk o derecedeydi ki, ben yaşlı dedenin, komşu köylerden bir dilim ekmek dilenerek evine döndüğünü hâlâ hatırlıyorum.”
Tukay, işte böyle yoksulluk içinde geçimini temin eden bir ailede yaşar; sık sık hastalanır. Hastalandığı günlerde, “Ölürse, hiç olmazsa bir boğaz azalır” diye başucunda beklerler. Fakat O, bu hastalıklardan yakasını kurtarır. Geçim durumu gittikçe ağırlaşan Zinnetulla dede, torununu, oradan geçen bir arabacıyla Kazan’a gönderir. Arabacı Onu Peçen Bazarına (kuru ot pazarı) getirip, “Bakmaya çocuk vereceğim, alan var mı?!” diye, seslenip durur. Möhemmetveli adlı bir kişi Gabdulla’yı alır, evine götürür. Tukay bu ailede 1890-1892 yılları arasında kalır. Buradaki durumu eskiye göre daha iyidir. Hiç olmazsa açlık derdinden kurtulmuştur. Fakat bu durum da uzun sürmez. Möhemmetveli ve eşi Gazize hastalanırlar. Kimseleri de olmadığından, “Biz ölürsek bu çocuk kimin elinde kalır?” kaygısıyla, Gabdulla’yı dedesinin evine gönderirler. Zavallı yetimden kurtulduklarına sevinen Zinnetulla ve ailesinin, Gabdulla’yı pek de hoş karşılamayacağı bellidir. Onlar, Tukay’ı hemen bir yere yerleştirmek için telaşlanırlar. Kısa zaman sonra bir yer de bulunur. Kırlay köyünden Segdi adlı bir çiftçi Gabdulla’yı yanına alır. Tukay, 1892-1895 yıllarını bu köyde geçirir, okula da devam eder. Okumaya karşı büyük bir şevki vardır. Yine kendi ifadesine göre, okulda durumu kötü-zayıf öğrencileri okutması için Tukay’ı görevlendirirler. Kırlay’daki yaşamı önceleri çok iyidir. Arkadaşlarıyla kırlar ve ormanlarda gezip dolaşır, çeşitli oyunlar oynar. Bu sebepledir ki, Tukay, Kırlay’da geçen yaşamını, ömrünün en güzel günleri olarak anmış ve birçok şiirlerinde bu günlerini samimiyetle dile getirmiştir. Örneğin, “Doğduğum yere-Yurduma” adlı şiirinde o, günlerini şöyle anlatır:
Ayrılıp gitsem de senden ömrümün tanında ben,
Ey Kazan Artı! Sana döndüm severek yine de ben.
O tanış kırlar, otlaklar çekti önce hissimi;
Çekince, bırakmadı, döndürdü sonunda cismimi.
Sıksa da sende yoksulluklar, yetimlikler beni,
Ezse de kendi işlerimde hor ve eksiklikler beni,
Geçti şimdi o zamanlar, uçtular şu kuş gibi;
Düşünsem, o günlerim sadece gece görmüş düş gibi.

Lakin Tukay’ın Kırlay’daki bu mutlu, ışıklı günleri uzun sürmez. Onun göklerini kara bulutlar kaplar. Segdi Amca’nın kızı Sabira tesadüfen hastalanıp ölür. Bu kişinin kötü kalpli eşi, kızlarının ölüm sebebi olarak Tukay’ı gösterir, söylenir: “Yetim çocuk bakarsan ağzın burnun kan olur; yetim buzağı bakarsan ağzın burnun yağ olur!” der. Bu acı hatıralar, Onun ruhunda derin izler bırakır. İnce duygulu, derin düşünceli Tulay’da yaşama karşı ümitsizlik doğurur.
Yıl 1895, dokuz yaşındaki Gabdulla Tukay, Uralsk şehrinde yaşamaya ve medresede okumaya başlar. Burada Onun babasının kız kardeşi Gazize’nin ailesi bulunmaktadır. Gazize’nin eşi Galiesgar Gosmanov bu şehrin zengin tüccarlarındandır. Bu ailede Gabdulla yeni ve temiz elbise giymek ve doya doya yemek imkanına erişse bile, zaman zaman “Sukır!” (Kör!) sözcüğünü de duyarak yaşamak zorunda kalır. Tukay’ın sağ gözünde küçük bir ak varmış.
Tukay hem medreseye, hem Rus sınıflarına da okumaya devam eder. Okuldan döndükten sonra, bu az konuşan, beyaz yüzlü çocuğun, çoğu zaman pencere önünde oturup uzun uzun kitap okuduğunu veya çenesine dayanıp, düşünceye daldığını görüyorlarmış. Onun Uralsk’taki yaşamı 1907 yılının sonbaharına kadar devam eder. O, Kazan’a büyük bir heyecanla döner. Kazan şehri Tukay’a, “Ey Kazan! Dertli Kazan! Hüzünlü Kazan! Nurlu Kazan!” olarak gözükür. O, Kazan’daki Bolgar Oteli’nin 40.odasına yerleşir. Bu odanın kapısı her zaman açık olurmuş.
Tukay’ın yaşadığı dönem, özellikle Kazan’daki yılları (1907-1913), Tatar ulusal kimliğinin oluştuğu, işlendiği bir devirdir. Tukay ulusal ruhlu şiirleriyle, sanki Tatar ulusal kimliğinin mayası oluverir. Ne yazık ki, şairin düşüneceklerinin-yazacaklarının o kadar çok olmasına rağmen ömrü kısadır. Yıl 1913, ilkbahar, şairin sağlığı ciddî halde bozulur. Kazan’daki Klyaçkin Hastanesine yatırılır; bir aydan biraz zaman geçtikten sonra, 15 nisanda bu ulu zatın dertli kalbi durur. Onun yüce ruhu küçük ve zayıf bünyesinden uçar. O, öldü. Lakin ulusu Onu kendisiyle beraber çok uzaklara, ideallerine kadar götürdü. Çünkü O, Tatar ulusunun ulusal mayası, ulusal simgesi idi. Tukay’ın doğumunun 100.yılına bağışlanıp, tüm şiir ve yazıları 5 cilt halinde 1985 yılında Kazan’da basılır.
Tukay, kendi yaşamını ve çağını, ömrünün sonunda, 1913 yılında yazdığı “Kıytga” başlıklı şiirinde özetler:

Gücümü ben kara günlere saklayamadım,
Günlerimin hiçbirine de çünkü ak diyemedim.
Oldu yolda engeller, itten de çok oldu düşmanım,
Çünkü zalimlere, yükseklere taraftar olmadım.
Alınmadı öç, bitti güç, kırıldı kılıç-olan iş şu oldu:
Kirlenip bittim kendim, dünyayı temizleyemedim.


Altın Orda ve Kazan Hanlığı gibi devletler kurup, olgun bir siyasî tarih yaşamış ve kalıcı olduğu kadar etkili bir ulusal medeniyet yaratıp, Tukay gibi şair doğurabilmiş bir ulusun, bugünkü sömürge-esir durumu asla kabul edilemez. Ben inanıyorum, artık zamanı gelmiştir, Tatar ulusu harekete geçecek; tarihinin derinliklerinden gelen o, devletçilik geleneğine ve uluslararası yardıma dayanıp, kendi ulusal devletini kuracaktır; kurmaya da mecburdur. Çünkü unutulmaz o, karanlık geçmişini iyi bilen bu ulusun, geleceğinden kaygılanması gayet doğaldır. Tatar ulusal bilinci-Tatar devletçilik ilkesi, şu tartışılmaz olasılığı kestirebilecek kadar zeki ve emindir:

Devleti olmayan ulus, er geç yok olmaya mahkum ulustur.

Kaynakça:
KURBAN, İklil, YAŞLI TARİHİN YANKISI (Bulgar-Tatar Tarihi ve Medeniyeti), Ankara 1998.


İklil KURBAN