Yazar : İklil KURBAN / Tarih : 2008-03-24 09:49
Yorumlar : (0)
Ortalama : 0
Aydın Soykırımına 70 Yıl

Stalin’in aydınlara yönelik soykırımı, 1937 yılının ikinci yarısı ile 1938 yılına denk gelmektedir. Stalin Devri kurbanlarının listesi incelendiğinde, Tatarların kendi nüfusuna oranla en çok kayıp veren ulus olduğu anlaşılmaktadır. Bu yıllarda öldürülen Tatar aydınlarının sayısı 3799 kişi olup, onlar, Tatar ulusunun yüzyıllar boyunca benliğinde biriktirip-yoğurup-geliştirip doğurduğu ulusal cevheri idi. Suç damgası “Pantürkist” olan bu aydınların başında Gaziz Gubeydullin ile Mirseyit Sultangaliyev gelmektedir.

GAZİZ GUBEYDULLİN (1887-1938)

(Bu yazı, TÜRK YURDU Dergisi, Nisan 1993 tarihli, 68. Sayısında basılmıştır)

Aşırı derecedeki Türk düşmanlığı ile tarihe damgasını vuran Stalin Devri, yalnız Türklüğün kaderini söyleyen ve yazan Mirseyit Sultangaliyev, Segıyt Sünçeley gibi siyaset adamı ve edipleri değil, Türklük bilimi ile uğraşan bilginleri de yutmuştur. Bunun bir canlı örneği tarih profesörü Gaziz Gubeydullin’in kara kaderidir.
Gaziz Gubeydullin 1909 yılında Kazan Üniversitesinin Siyasal Bilimler Fakültesine okumaya girer ve büyük bir gayretle Alman, Fransız, Latin dillerini öğrenir. Tatar ünlü ediplerinden Fatih Emirhan ve Abdulla Tukay ile tanışır. Bir yıl sonra sınıf değiştirerek, Dil ve Tarih Fakültesinin tarih bölümüne girer. O daha öğrenci olduğu bu yıllarda, Onun büyük gayreti ve teşebbüsü ile ünlü tarih bilgini, 30 kadar bilimsel eserin sahibi olan Şihabettin Mercani’nin (1818-1888) doğumunun 100. yılına armağan edilmiş, Mercani’den seçmeler olan dev bir eser 1915 yılında basılır. O ayrıca gezgin Markopolo’nun, ünlü Moğol Hakanı Kubilay’ın (1214-1294) hemen hemen bütün Asya’yı kapsayan büyük Moğol İmparatorluğunu bir elden yönettiği 35 yıllık hükümdarlık devrine özgü hizmetlerini inceler.
Gubeydullin 1916 yılında birinci dereceli diploma ile üniversiteyi tamamlar. Fakat devlet Ona “şüpheli kişi” gerekçesiyle iş vermez. Aklar’ın 1919 yılında Kazan’dan kovulmasıyla O, Kazan Üniversitesinin asistanı olarak Kazan’a yerleşir ve bu yıllarda Tatar tarihini derinlemesine öğrenir. O, 1921 yılında yüksek lisans çalışmalarını başarılı bir şekilde tamamlayıp, Doğu Akademisine hem öğretmen hem bu kurumun kurucusu sıfatıyla tayin edilir. Onun “Tatar Tarihi” adlı eseri 1922-25 yılları arasında üç kez basılır. “Tatar Edebiyatı Tarihi” adlı üç ciltlik dev eser ile ünlü Tatar fikir adamı Kayum Nasiri eserlerinden seçmeler olan kitap da, Onun çabaları ile basılır.
Çeşitli sebeplerin sonucu olarak Gubeydullin, 1925 yılında Kazan’dan ayrılmak zorunda kalır ve ailesiyle beraber Bakü’ye taşınır. Burada O, Doğu illerinin tarihi biliminin doçenti olarak işe yerleşir. Bir yıldan sonra, Azerbaycan Eğitim Üniversitesi Tarih ve Sosyal Bilimler Fakültesine dekan olarak atanır. Profesörlük derecesini de alır. Onun “Özbek Halkının Ortaya Çıkışı” adlı eseri, doktora tezi olarak kabul edilir.
Gubeydullin 1926 yılında Özbekistan’ın bilim merkezinde ve yüksek okullarında konferans ve ders vermesi için davet edilir. Onun konuşmaları ve çalışmaları Rus, Azerbaycan, Özbek, Tatar dillerinde yayınlanır. Onun Türklük uğruna hayatı boyunca süren en büyük bilimsel emeği, “Türki Halkların Ortaya Çıkışı” konusu üzerinde yoğunlaşmıştır. O, “Tatarlara Türk demek daha doğru olur. Çünkü onlar eski Türk halklarından olan Bulgarların ve Altın Orda Türklerinin de torunudur” diye yazmıştır. Evet bu ifade bilimsel bir Türkçülüktü. Onun bugün Bakü’de-Azerbaycan Merkezi Devlet Arşivinde “Türkistan’da Milletler” adlı el yazması bulunmaktadır. Bu kalın defterde Orta Asya Türklerine özgü bilgiler toplanmıştır. Gubeydullin’in dinler tarihine özgü çalışmaları dahil, Tatarca, Rusça, Özbekçe, Azerbaycanca yayınlanan 120 bilimsel eseri bulunmaktadır. Ne yazık ki, bilim uğruna bu kadar hizmet vermiş olan bu kişi de 1937 yılında yakalanır ve 1938 yılında öldürülür.
Gaziz Gubeydullin’in doğumunun 100. yılına armağan edilmiş “Tarihi Sehifeler Açılganda” (Tarih Sayfaları Açılırken) başlıklı bir kitap 1989 yılında Tatarca olarak Kazan’da basılmıştır. G. Gubeydullin’den seçmeler olan 335 sayfalık bu kitabın esas konusunu “Tatar Tarihi” adlı eser oluşturmaktadır.

“Tatar Tarihi” Kitabından Bazı Bilgiler ve Yorumlar:

Bundan 1000 yıl önce, şimdiki Rusya’nın güneyinde Don, İdil, Kuban, Dnestr nehirlerinin aşağı kıyılarındaki geniş ovalarda Kuman veya Kıpçak adında, bugünkü Tatar diline yakın bir dil ile konuşan Türk halkı yaşıyordu. Onlar savaşı çok seven savaşçı bir halktı.
Moğollar kendilerine katılan veya boyun eğmiş halklara Tatar demişlerdir. Bu ad bize mal olmuştur. “Bize kardeş olan halkları her türlü adlar ile: Sart, Kırgız, Kazak, Özbek, Osmanlı, Azerbaycanlı, Türkmen diye adlandırmışlardır. Fakat bunların hepsi için ortak bir ad var. Bu ad ise Türktür.” Türkler dünyanın en büyük milletlerindendir. Türklerin eskiden büyük ve bağımsız çok devletleri vardı. Onları komşu emperyalist devletler yuttu.
“Eski Türklerin bütün işleri kadınların elinde olmuştur. Erkekler bütün zamanlarını savaşta, avda veya savaş sanatını öğrenip, at koşturup, yay çekip-ok atıp geçirirlermiş. Kadınlar ise, ev işlerini idare ederlermiş. Giyim dikmek, çizme yapmak, çadır keçesi yapmak, koyun kırkmak, yünden kumaş dokumak, kımız yapmak gibi önemli işlerin hepsini kadınlar yapardı. Bu yüzden kadınlar, Türk ulusal hayatında değerli bir yere sahiptiler. Eski Türklerin yaşam ve aile düzenini kurmak ve yürütmek kadınların omzundaydı. Türklerde kadınların erkeklerden kaçması gibi bir adet yoktu. Kadınlar çoğu zaman savaşa da erkekler ile beraber gider, cepheye savaş malzemeleri ve azık taşırdı. Evde kalan kadınlar mallarını yırtıcı hayvanlardan ve düşmandan korumak için savaşırlardı.”
Türklerin en eski yurdu olan Orta Asya, doğudan Çinliler, batıdan Farslar tarafından devamlı tehdit edilegelmiştir. Bu iki düşmana karşı Türkler, devamlı savaş halinde olmuşlar. Düşmanlarına karşı koyabilmek için Türk kabileleri “kurultay” dedikleri toplantılarda birleşme kararı almışlar. Birliğin başına getirilen kişiye “hakan” demişler ve böylece Eski Türk devletleri meydana gelmiştir.
Eski Türklerin inancında “yer” ana olarak, “gök” ata yani Tengri (Tanrı) olarak algılanmıştır. Türkler, daima savaş ile iç içe olan yaşam koşullarında, savaş aletlerinin yapımında kullanılan demir yerden çıktığı için, ona en değerli varlık olarak saygı göstermişlerdir. Bu yüzden çocuklarını “Demir” diye adlandırmayı sevmişlerdir. Cengiz Hanın (1155-1227) adı Timuçin (demirci), Büyük Timur’un (1336-1405) adı Timur (demir), Türklerdeki bu demire olan saygının çarpıcı örneğidir.
Çin’in kuzey komşusu olan Hun adındaki Eski Türk halkları 374 yılında İdil nehri boylarına gelip yerleşirler. O zaman İdil nehrinin aşağı kısmında Hazar adlı Türk halkı yaşıyordu. Hunlar, Hazarları kendilerine boyun eğdirip, buralarda bir devlet kurmuşlar. Hunların büyük hükümdarı Atilla’nın devrinde (433-454) Avrupa’nın büyük kısmı Hunların idaresine girmiştir. Atilla’nın ölümünden sonra dağılan Hunların bir kısmı olan Bulgarlar 7-8 yüzyıllarda bugünkü Tataristan topraklarına gelip yerleşmişler. Bulgar ilinde yargı hukuku “Töre” dedikleri kabile başkanına ait olmuştur. Kişi öldürmek, aileye ihanet etmek, Bulgarlarda en ağır cinayet sayılmış, cezası da ölüm olmuştur. Bulgarlar İslamı 10. yüzyılda, Almas adlı hanlarının döneminde kabul etmiştir. Bulgarlar döneminden günümüze kadar 1-2 kısa kitap ile kabir taşları üzerindeki yazılar kalmıştır.
“Türk ve Moğol halkları kardeş ve yaşam tarzları aynı olduğu için, adet ve gelenekleri de aynıdır. Onlar birbirine o kadar yakın ki, Moğolca ile Türkçede konuşulan kelimelerin üçte bir kısmı ortaktır. Çok eski zamanlardan bu yana Türklerin de, Moğolların da ortak bir alışkanlıkları vardı, o da, herhangi bir büyük işin yapımı düşünülürken, önce kurultay açılırdı. Türk destanlarından anlaşıldığına göre, Türk ulusunun atası olarak bilinen Oğuz Han da kurultay açmıştır.
Büyük Moğol Hakanı Timuçin’in 1206 yılında Orhun nehri civarında açtığı kurultaya Moğol-Türk kabilelerinin liderleri katılmış ve Timuçin’e “Cengiz Han” adını vererek, kendileri için onu han seçmiştir. “Çinggiz” (Cengiz), Kuzey Türkçesindeki “çın” (hakiki-gerçek) ve Doğu Türkçesindeki “çing” (sabit-kuvvetli) sözcükleriyle ilgili olarak “pek kuvvetli” anlamını veren bir sözcük olabilir.
Cengiz Hanın Cebe ve Subıtay adlı iki komutanın başında bulunduğu Moğol ordusu 1223 yılında Rusya’nın güneyindeki Kıpçak bozkırlarını ele geçirir. Cengiz ordusunun esas kısmını Türkler oluştururdu. Cengiz Han kendisi hiçbir dine bağlı değildi. Fakat, bütün dinlere saygı gösterirdi. Cengiz dönemindeki bir yasaya göre, bir Moğolu öldüren kişi ceza karşılığı pek çok mal ödemek zorunda kaldığı halde, bir Çinliyi öldüren kişi bir eşek karşılığında cezadan kurtulabiliyormuş.
Doğu Avrupa 1237 yılında Cengiz’in torunu Batu ve ünlü komutan Subıtay’ın başında bulunduğu Moğol-Türk ordusu tarafından işgal edilmiştir. Bu işgal sırasında Bulgar şehri bozguna uğrar. Moğol-Türk ordusu Rusya üzerinden geçerek, Polonya, Macaristan, Avusturya ve Viyana kapılarına kadar gider. İşte o zaman, Cengiz’in yerine Büyük Han olan Ögedey 1241 yılında ölür. Ordunun başındaki Moğol büyükleri bu ölüm haberinden dolayı Karakurum’a-kurultaya dönmek zorunda kalır. Böylece bütün Avrupa’yı çiğneyip geçmekte olan ordu da İdil kıyılarına çekilir. Batu, 31 yıllık saltanattan sonra 1255 yılında ölür. Batu’ya ait ordunun asker sayısı 600 000 olup, bu sayının sadece 60 000’i Moğol, kalanları Türkmüş. Bu yüzden buradaki Moğollar çabuk Türkleşmişlerdir. Cengiz Han İmparatorluğunun terkibindeki Batu Hanın idaresine verilmiş bu Kıpçak ili sonradan Altın Orda Devleti olarak adlanmıştır.
Aşağı yukarı 250 yıl kadar ömür süren Altın Orda Devletinde 50 kadar han tahta çıkmıştır. Ortalama her 5 yılda bir han değişikliği olmuştur. Bu hanların çoğu kendi ecelleri ile ölmemiştir. Taht için hanlar birbirini öldürmüşlerdir. Altın Orda çökmekteyken, onun karşısında Rus devleti güç kazanmaktadır. Altın Orda’nın parçalanmasından sonra ortaya çıkan hanlıklar:

1.Güney-doğu Avrupa’da Kırım Hanlığı.
2.Ural Dağlarının Asya tarafında Sibir Hanlığı.
3.İdil nehrinin aşağı tarafında Astrahan Hanlığı.
4.İdil nehri ile Cayık (Ural) nehri arasında Nugay Hanlığı.
5.İdil nehrinin boyunda Kazan Hanlığı.

15.yüzyılda Altın Orda’dan bölünen Kazan Hanlığı-çok küçülmüş olarak, bugünkü İdil nehri kıyısındaki Kazan şehrini merkez edinen Tataristandır. Tataristan toprağı dörtgen şeklinde olup, kuzeyden güneye 200 kilometre, batıdan doğuya 400 kilometre uzunluğunda, alanı 68.000 kv.km. Tataristan’ın nüfusu 1989 sayımına göre 3.642.000. Bu sayının %48.5 Tatar, %43.3 Rus, kalanı başka uluslardır. Bugünkü Tataristan, eski Kazan Hanlığına mensup olan toprakların ancak üçte birine sahiptir. Bugünkü Kazan Tatarları dediğimiz halkın da az bir kısmı Tataristan’da yaşamaktadır. Kalanları Rus istilasından dolayı bütün dünyaya dağılmış vaziyettedir.
Kazan Hanlığının ömrü 15.yüzyılın ilk yarısından 1552 yılına kadar 100 yıldan biraz fazla sürmüştür. Kazan Korkunç İvan (1530-1584) denilen Rus Padişahı döneminde 2 ekim 1552 yılında işgal edilmiştir. Kazan şehrinin Rusların eline düşmesi, bütün Kazan Hanlığının düşmesi değildi. Şehirden kaçan Tatarlar köy halkını direnişe çağıracak, ayaklanmalar 1560 yılına dek sürüp gidecektir. Bu ayaklanmalara Sarı Bahadir, Nugay, Devlet, Birdi denilen kişiler liderlik etmiş olup, onların yaşam hikayesi ve ölümleri hakkında açık bilgi yoktur.
Ayaklanmalar ilk yıllarında başarılı sonuçlar verir. Zorlanan Rus hükümeti, Kazan’ı Tatarlara geri verip, Rus askerlerinin Moskova’ya dönmesini sağlamak için, İvan Groznıy’a baskı yapar. Fakat zalimliğinde direnen İvan, son imkanları kullanarak, katliam yolu ile ayaklanmayı bastırır. Bir katliam sırasında 10.000 erkek öldürülüp, 6000 erkek, 16.000 kadın esir alınır. Kazan Hanlığı işgal edildikten sonra Moskova, buraları Rus toprağı yapmak için, Rusların yerleşim alanlarını, Rus şehirlerini kurar. Göçmen getirir. Sömürge politikasının en etkili ve en kalıcı bu tedbirleri elbette sonucunu verir. 450 yıllık (1552-2008) bir aradan sonra, Kazan Hanlığının enkazları üzerinde bugünkü Tataristan meydana gelir. Tatar ulusunun bir kısmı, Rusça tapındırılmış anlamına gelen Kireşin adı altında Hıristiyan topluluğuna dönüşür. Fakat, bu kadar uzun süren talihsiz geçmişe rağmen, yine kendi diline ve kültürüne sahip, Avrupa medeniyetinden esinlenmiş, dünya Türklüğü içinde en medeniyetlisi diyebileceğimiz bir Türk topluluğu burada dimdik ayaktadır.
Tatarların başına gelen felaketlerin bir benzerini bugün Doğu Türkistan Türkleri yani Uygurlar yaşamaktadır. İstilaya karşı 330 (1678-2008) yıldan bu yana direnen Uygurlar yaşamlarının, hayatta kalabilme savaşlarının artık son yıllarına gelmiştir. İstilaya karşı Uygurların Tatarlar gibi yine bir yüzyıla dayanabileceğini tahmin etmek zor. Çünkü, Uyguristan’ın istilacısı olan Çinliler, Tataristan’ın istilacısı olan Ruslardan çok farklıdır. Ruslar Avrupalıdır. Onlarda az çok başkalarının ulusal kimliğine, yaşama hakkına saygı vardır. Çinliler ise tipik bir Şark istilacısıdır. Aşırı derecede ırkçı olan bu ulusun kendine özgü ulusal felsefesi şöyledir: “Başkalarını birbirine karşı kışkırt ve parçala, yut. Yaşamak isteyen benim gibi olsun, yoksa ölsün.” Çinlilerin dünyadaki başka uluslara nispeten nüfusça çok kalabalık olmalarının sırrı, tarih boyunca hiç değişmeden ve gelişerek devam edegelen, onların bu ulusal felsefesinde yatmaktadır.

İklil KURBAN