Forum Başlıkları  

12-07 12:37 ZİYARETÇİ DEFTERİ > Yeni Fotolar (1)
11-03 12:19 ZİYARETÇİ DEFTERİ > Uyarı (1)
11-25 15:25 ZİYARETÇİ DEFTERİ > Bayram (1)
09-26 08:11 ZİYARETÇİ DEFTERİ > GELENEKSEL SÖYEMBİKE VE 1552 KAZAN ŞE... (1)
09-19 20:22 ZİYARETÇİ DEFTERİ > BAYRAM (1)

  Yeni Eklenenler  

Köyümüzden Manzaralar > Köyümüz- Temmuz 2014 (2014-12-07)
Köyümüzden Manzaralar > Köyümüzün Baharda Görünümü (Mayıs... (2014-01-27)
Köylüler: Video - MP3 > Uraldaki Köylülerimiz (2009-02-17)
Makaleler > Qazannï saklauçïlarga jaki jök ta... (2008-07-31)
Makaleler > Törkiye: şeherler hem şehesler (2008-06-27)

   Yeni Linkler:  

   Son Yorumlar  

Haber #114 (nurahmet, 02-13)
Haber #112 (nurettin, 05-22)
Haber #112 (nurahmet, 01-28)
Haber #112 (nevzat demircan, 01-24)
Haber #112 (cantalip, 01-24)
Haber #110 (cantalip, 10-30)
Haber #111 (cantalip, 10-30)
Sayfa #77 (cengizhan.1965, 12-29)
Haber #103 (cengizhan.1965, 06-22)
Haber #97 (İsmet, 04-19)

   Anketler  

Yok


  • 110 YILDAN SONRA TUGAN AVILLAR (KÖYLERİMİZ)

        

    Videolar için tıklayınız
    Tatar Minnure Ebi
    ismagil tatar avılı
    Tolbazy Kaymakami Marat bey
    Kurmanay selam
    Tugan Til
    Kurmanayim Siiri

    Samsun merkezi (Şimdiki Çiftlik semti ve çevresi Tatar mahallesiymiş.) ve Bizim Hilmiye köyü, zamanında İdil-Ural halkının çorba olduğu bir yapıya sahipmiş. Kazan’dan, Bugülme tarafından, Sonradan Tataristan içersinde bulunduğunu öğrendiğim Karatay, Barbaş köylerinden, Ufa, Kuburnaz, Aurgazi (Kurmanay-Sultanmurat-İsmagil Köyleri) taraflarından Tatar ve Başkurt aileler birlikte yaşamışlar.

    Samsun merkezindekiler şehir yaşamı olduğundan çabuk kaybolmuşlar. Sadece o eskilerden, Zeytune ve Seyyide ebiler son temsilciler. Köyümüz ise 1.Dünya savaşı şehitleri (Babam ve annemin baba tarafı tamamen Sarıkamışta şehitlik mertebesine ulaşmışlar, anneanne tarafından ise sadece 1 kişi, köyden toplam 3 kişi dönebilmiş) ve yapısına göre büyük göçlerle sarsılmış. Babannem ile büyüklerimizden öğrendiğim, hangisinin nerden olduğu belirli dede-ninelerimin, İsmagil-Sultanmurat ve Kurmanay köy isimleri en belirgin bize kalan miras. Bu mirasa sahip çıkmak bizim boynumuzun borcu. İnternette harita sitelerinden bu isimleri bayağı araştırdım. Ve Kurmanay’ı buldum. Gerisi komşu köyler olduğundan çorap söküğü gibi geldi. Bu sıralar başta belirttiğim gibi inşaat işlerim olduğundan iki yıl sonrasına gitmek için plan yapıyordum. Ama Rabbimin planı başka imiş. Ummadığım anda kendimi Ata yurdunda buldum.

    Kayın Ormanlarından Geçip Başkurdistan'a Girdik

    4-ufa harita.bmp

     
    Başkurtistan sınırları içersine girmiştik. Sınırda herhangi bir kapı veya kontrol yok. Ama bundan sonraki idare hizmetleri (emniyet,sağlık,eğitim,adalet vs.) bu özerk Cumhuriyet tarafından veriliyor. Akşam güneşi batmaya yüz tutmuştu. Karlı kayın ormanlarının çok hoş manzaraları vardı. Eee! Manzara güzel olunca bizim profesör fotoğrafçı dayanamadı. Arabaya resim çektirmek için mola verdirdi. Oradan buradan resim çekerken beni kovan Attila abi, bu sefer bana muhtaç olmuştu. Kafasındaki kompozisyon için modele ihtiyacı varmış. Bana bedava fotomodellik yaptırdı. Sonradan Türkiye’ye gelince öğrendim ki Nazım Hikmet’i oynamışım. Bu sanat fotoğrafçılığı işi de avcılık gibi bir hastalıkmış. Bir birlerine anlattıkları ne hikayeler varmış. Ve nerelere fotoğraf çekmek için giderlermiş. Şekil 1.a da görüldüğü üzere, Attila abi bu sınıfa dahildi. Benim köylere gideceğimi söyleyince, bu yerleri merakıyla birlikte fotoğraf çekmek için benimle birlikte yollara katlandı. Ama benim iyi işime geldi. Fotoğraf çekme zamanları hariç ( ) çok iyi, kafa dengi bir yol arkadaşı. Kendi çöplüğüm diye, Seninle çok uğraştım abi, insan sevdiği kilimi çok dövermiş. Hakkını helal et.


     
    Güneş batmış, görüntü olmayınca Attila abi arabada uykuya dalmış, Minnazım abiyle ben koyu sohbetlere koyulmuştuk. Robert ise iyi bir dinleyiciydi. Minnazım abi iki yıl önce bizim taraflara gelince de çok hoş sohbetimiz olmuştu. O sohbette Köylerime gitmeye niyetim olduğunu belirtmiştim. O da bana; “Eğer gelirsen Köylerine seni ben götüreceğim” diye sohbet arasında bir söz söylemişti. Ama bu kadar da sözünü unutmayan birisi olduğunu nerden bileyim. Kışın, kar-fırtınanın içinde çıkıp gelmiştim. Bir sürü mazeret vardı. Ama mazeret kişisi değil, sözünün eri adamdı. Benim geldiğimi haber alır almaz, “ Sözümün arkasındayım, beraber gideceğiz” demişti. Israr etmemize rağmen, hiç olmazsa otomobilin benzin ücretini karşılamamıza dahi izin vermedi. Az bir yol değil ki; Kazan’la bizim Köylerin arası gidiş-geliş 1500 km. den aşağı değil. Belki; O olmadan da gidebilirdik, ama yol-iz bilmeden böyle bir mevsimde, yol tabelalarını dahi alfabe değişikliğinden dolayı anlamadığımız bir memlekette nasıl hedefimize ulaşabilirdik. Meçhul. Ama şimdi ayağımız yere değmeden, güle oynaya güzel bir otomobilin içinde amacımıza doğru yol alıyorduk. Bu hatıraları yaşamamıza ve sizlere anlatmamıza vesile olan “Vatanım Tatarstan” Gazetesinin müdürü ve yazarı “Minnazım Seferov” a huzurunuzda en içten teşekkürlerimi ve saygılarımı bildiriyorum. “Sina zur raxmet Minnazım Abiy”

    "Bular,Zur Kadirli Kunaklar"
    Ufa’ya yaklaşmıştık, şehir içine girmeden çevre yolundan Köylerimizin ilçesi Tolbazı’na yönelmiştik. Gece saat 10 civarı olmuştu. İsmagil Köyü yolumuzun üstünde. Gecenin bir vaktinde, yabancı adamlar. Köye girmemiz pek uygun değildi. Ama dayanamadık, hiç olmazsa geldiğimizi muhtara haber verelim diye, saptık. Muhtarın evini bulduk. Minnazım abi eve girip haber verdi. Ve bu geceyi geçirmek için Tolbazı’na girdik.

    Girişte bir otel vardı. Bizde girdik. Otele kayıt yaptırmaya başlarken, görevli bizim için bunlar yabancı mı diye sordu. Minnazım abi durumumuzu anlattı. Türkiye’den geldiğimizi belirtti. O zaman kağıdı kalemi bıraktı ve; “ Bular,zur kadirli kunaklar. Biznin kunakhaneden başka, şunda birni tagın eybet kunakhane bar. Anda tagın rexet itersiz” (Bunlar bizim için çok önemli misafirler. Bu otelden daha iyi şurada bir otel daha var.Orada daha çok rahat edersiniz) diye güler yüzle bizleri yolcu etti. İster istemez düşündüm. Türkiye’de böyle gece yarısı yabancılar otele düşse, diğer otel daha rahat diye ayağına gelen rızkını geri gönderirler mi?. Kültürel yapı meselesi.

    Diğer otel gerçekten daha konforluydu. Altı lokanta, banyo-sıcak su vs. Resepsiyonda Rus görevli vardı. Otel boş, istediğiniz odaya geçin demiş. Bizde yukarda rast gele bir odaya çantaları çıkardık. Biraz sonra geldi. Seçtiğimiz odayı beğenmedi. Çünkü duvarları dış cephedeymiş. Soğuk olurmuş. Orta bir odaya aldılar. Özel misafirleri için sakladıkları kaz tüyünden yapılmış yorganları ek olarak üşümesinler diye verdiler. Daha akşam yemeği yememiştik. Aşağıya lokantaya indik. Yiyecek bir şey var mı diye soruldu. Cevap olarak, kendileri Rus işletmesi olduğundan yemeklerde domuz eti kullandıklarını, Türkiye’den gelen bizler için şu an verebilecekleri bir yiyecekleri bulunmadığını, ancak yakında Müslümanların işlettiği bir lokantanın olduğu, domuz eti kullanmadıklarından oraya gitmemizi söylediler.

    Peygamberimize (S.A.V) sahabeden birisi sormuş. “En iyi millet hangisidir?”
    Cevabında “Her milletin iyisi iyidir, kötüsü kötü” buyurmuş.
    İşte size; Amerikan filmlerinde soğuk-mafya tipli insanlar olarak empoze edilen Rus İnsanlarının gerçek kişilikleri. Kötülere gelince; Mekke-Medine’de, İstanbul’da, Moskova’da, Newyork’ta, mahallemizde, sokağımızda da vardır. Allah şerlerinden emin eylesin. Ama genel olarak iyiler her zaman, her yerde önde.

    Tolbazı Kaymakamı Marat Beyazıtov'u Makamında Ziyaret ettik
     
    Kaz tüyü yorganlarda rahat bir uyku çekmiştik. Dinlenmiş olarak kalktık. Yedi kat yabancı yerlerden, uzak ülkeden gelmiştik. İyi niyetlerimizi şüpheli hale düşürmemek için, Tolbazı Kaymakamının makamına gidip, kendimizi tanıtmak ve amacımızı bildirmenin yerinde olacağına karar verdik. Ve sabah sabah makama çıktık. Kaymakam Marat Beyazıtov ellibeş yaşlarında güler yüzlü bir kişi. Başkurtça konuşuyordu ve ben bu dili ilk defa duymama rağmen anlamakta hiç zorlanmıyordum. Tatarca ile Başkurtça’nın bizim İç Anadolu halk ağzı ile Ege halk ağzı arasındaki fark kadar bir ayrımının olduğunu hayretle gördüm. Tabi bütün Türk halkları birbiriyle kardeş. Ama Başkurtlar ile Tatarların kim ne derse desin ikiz kardeş halklar olduğu kanaatine vardım. Marat abi (Gösterdiği çok yakın samimiyete binaen abi hitabında bir sakınca görmüyorum)Bana güzel işlemeli kılıf içinde “kuray” (üflemeli ney türü Başkurt Milli müzik aleti)hediye etti. Ama ah! şu dağınık mizacım. Bir yerde unuttum ama nerde! Af et Marat abi. Hiç tahmin etmediğimiz şekilde bizi dinledikten sonra alıp dışarıya çıkardı.

    Tolbazı Pazarını ve civardaki işyerlerini gezdirdi. Esnafla selamlaşıyor bizi kısaca onlara tanıtıyordu. Huş kildigiz (hoş geldiniz) sedaları kulaklarımda çınlıyor. Rusya hakkında 10-15 yıl önce duyduğumuz yokluk devri bitmişti. Nasıl bitmesin tarlaların kenarlarında petrol kuyuları harıl harıl çalışıyor. Hem üstünden hem altından “altın” kıymetinde gelir var. Bizim Havza ilçesinde ne varsa burada da aynısı vardı. Sadece markalar değişikti. İçlerine girdiğim aileler ya sıfır otomobil peşinde veya yeni ev ocak peşinde. Marat abi cep telefonuyla sık sık Rusça bir yerlerle konuşuyor… Geziden sonra Tolbazı’nın en lüks lokantasında mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlatmış. Boşa konuşmuyormuş. Muhabbetli kahvaltıdan sonra makamına döndük.

    Sürpriiiz! Gezi sırasında, gideceğimiz Köylerin muhtarlarını da makamına çağırtmış. Kurmanay, Sultanmurat (ağzası gelmişti)ve İsmagil Köyü muhtarlarıyla tanışıp, 110 yıldan sonra kucaklaştık. Marat abi muhtarlara “bunlar sizin misafiriniz, ama sizin olduğu kadar da benim misafirlerim” dedi. Haritaya göre en uygun ilk gezeceğimiz yer Kurmanay avılı idi. Tekrar görüşmek üzere geri kalanlarla savbullaştık. Ben, yaşıtım Muhtar Ramil’in arabasına bindim. Attila abi “Köylünü görünce bizi sattın” diye şaka yaptı. İki araç yola çıktık.

    KURMANAY AVILI


        

    Yolda giderken sağ tarafta içerde kalan bir köyü gösterdim. Burası Sultanmurat’mı diye sordum. Hayretle yüzme baktı. “Kaydan bilesin?” (Nereden biliyorsun). Dedim “min bilem” Biraz daha gidince sağ tarafa ayrılan yol kavşağı için “Bıl yul Kurmanaygamı burıla?” (Bu kavşak Kurmanayamı dönüyor?) diye sorunca iyice şaşırdı. Çünkü O’nu da bilmiştim. Eee! Az buçuk teknisyenlik mektebinde harita okuma dersi almıştım. Bir de menşur google haritasını incelersen böyle avucunun içi gibi bilirsin. Tabi Ramil’e durumu açıkladım.

    Çanalar Donmuş Irmak Üzerinde Duruyordu
    Köyün girişinde bir köprüden geçiyorduk ama akan su yoktu. Çünkü ırmak donmuş, üzerine kar yağmasıyla da tamamen kamufle olmuştu. Çanalar (atlı kızaklar) ırmağın üzerinde duruyor,sahiplerinin deldiği buz deliğinden aldıkları suyu ahırlardaki hayvanlara taşıyorlardı. Ramil’e bu ne iştir? diye Sordum. Köylerine temiz su 60 km. uzaktan borularla geliyormuş. Dondan dolayı o gün arıza olmuş. Ve bizlere bu manzarayı görmek nasip olmuş.

        

    Her Köyde Bir Müze Var
    Kurmanay’ın mektebine gelmiştik. (Buralarda okula halen “mektep” deniyor) Beraber inip, içeri girdik. Bende bir heyecan mektepte bir koşturmaca. Okul müdürü ve öğretmenler bizleri karşıladı. İki yıl önce bu köye mektup göndermiştim. Agliyeva isminde bir öğretmen hanım, köy hem okul adına bana bir cevap yazmıştı. O’nu sordum. Ellibeş yaşlarındaymış. Maalesef geçen yıl kalp krizinden vefat etmiş. Çok üzüldüm. O bana cevap yazmasa idi belki bu ziyarete niyetlenmeyecektim. Allah rahmet eylesin.

    Gülen gözleriyle "size okulu gezdirelim" dediler. Bir iki sınıfı gezince, ders böldüğümüz için rahatsız oldum. Teneffüs vaktinde bütün öğrencilerle görüşme imkanı olur mu? Diye sordum. “Eyyi bulır” (Evet olur) dediler. O zaman teneffüs vaktine kadar Köyün hem okulun müzesini gezdirelim dediler. Bu coğrafyanın kültüründe şehir ve ilçeleri bırakın her okul olan köyde, okulun bir bölümüne müze yapmışlar. Köy ve okul tarihi, önemli olayların belgeleri, köyden çıkan ünlü kişilerin yaşamı, eski milli giyimler, eşyalar vs. burada muhafaza ediliyor. Benim gönderdiğim mektuplar bu müzede karşıma çıkınca haliyle duygulandım.

    Misafirler Türkü İle Karşılanıyor

      
    Toplantı salonunda öğrenciler-öğretmenler ve yerel gazeteciler toplanmış bizleri bekliyorlar. Biz de iştirak ettik. Ve Öğretmenler hoş geldiniz cırı olarak koro halinde “Esselamualeykum” karşılama cırını söylediler. Buraların adeti, Misafir türkü ile karşılanıyor ve türkü ile yolcu ediliyor. Karşımda, Köyümün öğretmenlerini ve pırıl pırıl çocuklarını bu halde görünce başka bir duygu haline düştüm. Çocukların hepsinin başını tek tek okşamak içimden geçti. Attila ağabeynin deyimi “Tugan İl isirikliği” tavan yapmıştı. Ben de Onlara Tatarca bir şeyler söyledim ama inanın şu anda pek hatırlamıyorum. Okul müzesine, Hilmiye Köyümüzün büyütülmüş bir resmini ve Köyümüz halkını tanıtıcı bir CD sini hediye ettim. Hepsini Türkiye’ye davet ettim. Minnazım abi de kısa bir konuşma yaptı. Allah’ın izniyle bir asırdan fazla yıkık olan köprü yeniden kurulmuştu. Ninelerimin ve dedelerimin bu manzarayı dünya gözüyle görebilmelerini ne kadar çok isterdim. O taraftan da bu taraftan da artık isteyen karşı tarafa ziyaretlere geçebilirdi. Çocukluk hayallerim gerçek olmuştu.

        

    1947 Yılında Kar Fırtınası Yaşanmış
    Kurmanay 1947 lere kadar 500 den fazla haneli bir köymüş. O yıl köyü kar fırtınası basmış. Bütün evler kar altında kalmış. Kışı komşu köylere sığınarak geçirmişler. Bahar geldiğinde, 400 kadar hane başka yerlere göç etmiş, geri kalan 100 kadar aile eski köyden 2 km kadar uzaktaki bu yere yeni köy kurmuşlar.

        
        

    Köy içine geçtik. Köydeki ihtiyarlarla görüştük. Bizim dedelerimizin göçlerini duymuşlardı. Ama kimler, nasıl bilmiyorlardı. Zaten Türkiye’den akraba bulacağım diye çıkmamıştım. Aradan geçmiş 110 yıl. İki tane Dünya savaşı yaşanmış. 2.Dünya savaşının izleri buralarda çok derin. Köy afet yaşamış. Köylerimi ve köylülerimi görüp tanışmak, mezarlıklarında meftun dede-ninelerimiz için bir Fatiha okumak benim için yeterliydi. Kimseyi akrabalarımızı bulun diye bunaltmanın bir manası yoktu.

    Sadaka Taşı

      
    Daha sonra Kurmanay’a yakın bir evliyanın kabrine gittik. Bu yöreye 250 yıl kadar önce ilk yerleşimi kuran çok muhterem olduğu rivayet edilen bir zatmış. Fatiha okuduk. Ve Osmanlı Tarihinde övündüğümüz sadaka taşı sistemi burada tarih olmamış. Devam ediyor. Zengin gelip, buradaki sadaka taşına para bırakıyor. Fakir gelip alıyor. Bırakan-alan belli değil. İslam kültürü o kadar derinlerdeki; 70 yıllık Kominizim, bu kökleri çekip koparamamış. Yalnız dediğim gibi bu köyün, diğerlerine göre afet tarihinden kaynaklanan bir mağduriyeti var. Henüz, diğer köylerde olan camiler burada yok. Bizlerden cami yapımı için yardım bekliyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı aracılığıyla mı yaparız? Yoksa gidip mi yardım ederiz? Bunu zamana bırakıyoruz.

     
    Okulda bizim için yemek hazırlamışlardı. Yemekten sonra Minnazım abi “Ben görevimi tamamladım. Seni Köylülerine teslim ettim. Bize müsaade” dedi. Zaten, o kadar işi içinde bize bu kadar zahmet etmesinin ve zaman ayırmasının ezikliğini taşıyordum. Kazan’da dönüşte görüşmek üzere savbullaşıp, Robert’le birlikte kendilerini yolcu ettik. Böyle; Müslümanlarda Hirirstiyan ismi olduğuna şaşırmayın. Çünkü Kominizim zamanında, dönem dönem Müslüman isimleri yasaklanmış.


     
    Ramil bizi arabasıyla eski yıkılan köyün, mezarlığına götürdü. Köyden iz kalmamıştı. Ama çok uzun yıllar defin işlemi yapılmamasına rağmen, Kabristanı halen koruyorlardı. Sanki bizim gelip, burada dua yapacağımızı bilmişlerdi. Geçmişimin bu köylerin mezarlıklarında yattığını bilmekle, ahirete imanın ne hoş bir inanç olduğunu ilham melekleri kulağıma fısıldadılar. Şimdilik dua ile görüşüyorduk. Ben de onların halleriyle hallendiğim zaman İnşallah yüz yüze görüşeceğiz. Bu hislerle duamızı bitirip Köy içine geldik.


    Evler Küçük Ama Süslü ve Tertipli İdi

        

        
    Uramnarda (sokaklarda) bulunan köylülerimle sohbet ettik. Hepsi evlerine buyur ediyorlardı. Ama Attila ağabeynin fotoğraf çekme işi vardı. Ben de bahaneyle köyü inceledim. Buralarda bizim Karadeniz bölgesi gibi arsa ve yer sorunu yok. Evler yaklaşık 1 dekarlık, etrafı tahta çitlerle çevrili avlular içersinde. Zenginlerde dahi iki katlı ev göremedim.Tok gözlüler. Çoğunluğu kayın kütüklerinden ahşap yapılar. Küçük ama süslü ve tertipliler. Avlu içlerinde munça(tatar saunası), tuvalet ve ahır bulunuyor. Ahır kemrelikleri, yoldan değil avlu meydanından dahi görülmüyor. Ücra köşede, gizli. Tuvaleti koku yapar düşüncesiyle ev içersinde yapmıyorlar, fosseptik çukurlu. Tuvalet yönünden köylerde rahat ettik. Çünkü şehirler tümüyle klozet tipi. Sen de amma uğraştın derseniz, ne yapayım abü, meslek icabı, çevre sağlıkçıyım. Köy sokaklarının genişliği abartısız 20 m. kadar var. Eskişehir-Çifteler-Kuruhöyük köyündeki yol genişliklerini görünce hayret etmiştim. Demek ki dedeleri buraları kopya etmişler. Bizim Hilmiye’mi? Çocuklar okulda köyün resmini görünce “Abiy avılıgız bik yeşilçe iken, lekin mında ceyyevmi yürisiz, maşina yürimi mi? Yul kurelmibiz” (Abi köyünüz çok yeşillikmiş, lakin burada yayamı yürüyorsunuz, araç giremiyor mu? Yol göremiyoruz) dediler. Nerden bilsinler Karadeniz bölgesinin coğrafyasını. Köy gezimiz bitti. Biraz da üşüdük hani.

    Ramil evli ve iki çocuk babası. Muhtarlığının yanında çiftçilik ve hayvancılıkla meşgul oluyor. Yenge hanım İngilizce öğretmeni. Ramil Tolbazı’nda bulunan yenge hanımı beraber gidip alalım diye teklifte bulunuyor. Küçük kızı Gülşad evde. Doğal gazın gözünün yağını seveyim. “Ohh! sıcacuk abü!” (Eski bir çizgi-mizah dergisinde, Deli Ziya’nın deyimi) Yok, biz evde Gülşad’la sohbet edip dinlenmek istiyoruz dedik. Gülşad çok cana yakın ve sohbeti çekilir. Becerikli. Bize çay-kahvaltılık hazırladı. Sütlü çaya bayağı alışmıştık. Ramil ve Yenge hanım geldiler.

    Bizim İçin Gece Proğram Düzenlendi

        
    Ve sürpriiiz! Amma sürpriz sözünü kullanıyorsun diye sitem edebilirsiniz. Ama gelin de hak vermeyin. Ramil bizi çocuklarıyla aldı mektebe götürdü. Akşam bize özel program hazırlamışlar. Dışarıda – 27 C soğuk olmasına rağmen Köylülerim ve çocuklar Orada. Çocuklar bizim için şiirler,cırlar söylediler, milli folklor oyunları oynadılar ve Türkiye’nin popüler müzikleri repertuarlarında… Bir öğretmen abla bize “Kurmanayım” şiirini söyledi. Videoya aldım. Becerebilirsem sitemizde izletmeye çalışacağım. Peşinden ben ninelerimin cır-ilahilerini… Ayakta alkışladılar. Çocuklar bana gözünü kestirse belki omuzlayacaklar. Ama koca cüsse. Yakında bana O’ralardan albüm yapalım teklifi gelirse şaşırmayın. Program bitti. Köylülerim bana hediyeler hazırlamışlar. Hepsi çok değerli, ama birisinin biraz ağırca bir poşeti vardı ki; Türkiye’ye gelince ancak açabildim. Köyümüz civarında yetişen şifalı otlardan birer tutam, buralarda olmayan ve halen bilemediğimiz meyvelerden marmelatlar. Ziyaretime gelen akraba ve köylülerime şifa niyetine tattırdım.

    “Birge bulıları bik kunilli, emme ayrulılar bik yaman” (Beraber olmalar çok tatlı, ama ayrılıklar çok yaman) . Ayrıldık, vedalaştık diyemiyorum. Tekrar görüşmek dileğiyle…

     
    Tekrar Ramil’in evindeyim. Tertibim ve köylüm. İlk ismiyle hitap edebilirim. Ramil’in ablası da bizim için gelmiş. Ufa’da üniversitede çocuk psikolojisi uzmanıymış. Emekli olunca ve eşi vefat edince Köyüme bir faydam dokunur belki diye, gelmiş tekrar köye, sağ olan annesinin evine yerleşmiş. Köyde sevilen bir karakter. Ciddi ve eğitimci bir yapısı var.


    Baş Yemek Kaz Eti

     
    Yemeğe oturduk. Klasik tukmaçtan sonra ehm! Kaz ve dana fırınlaması. Dedim; bizde dana etine sıkıntı yok. Ama şu “kaz” eti biraz zor bulunan, değerli ve mübarek bir nimettir. Yenge önümdeki dana etini kaldırdı. Yerine kaz butlarını dolduruverdi. Mollalığım sadece kendim için olsa da, bir damar var ya. Ah! bu mollaların boğazı. Sonradan bu iş Nasraddin Hucanın (Nasreddin Hoca burada da meşhur. Ama onlar bu bölgede yaşamış diye iddia ediyorlar.Ne paylaşılamaz bir adamsın be Hocam!) “kabak” fıkrasına döndü. Birbirlerine mi haber verdiler ne? Gittiğimiz bundan sonraki yerlerde baş yemek “kaz” eti. (Ağzım gene sulandı ) Evde de anlattım. Şimdi hanım-çocuklar “KAZ İSTERÜÜK!” diye kazan kaldırıyorlar.
    Onlar bizdekileri, biz onlardakini merak ediyorduk. Uzun bir çay sohbeti oldu. Artık yatma zamanı gelmişti.

     
    Sabah, köyün en yaşlı 95 lik ninesini ziyaret ettik, bizlere hem cır söyleyerek hem dua ederek hayırlı yolculuk diledi. Elini öpüp, gördüklerimizle vedalaştık. Ve Ramil bizi ikinci köyümüze, Sultanmurat’ın Muhtarı Lena ablaya teslim etti. Ramil ile savbullaştık.





    SULTANMUARAT AVILI


        

    Muhtarlar Üniversite Mezunu
    Lena apa (abla) çok içten ve misafirperver. Buralarda muhtarlıklara ait hizmet otosu var. Her gün de 20 lt. benzin hakları varmış. Muhtarlıkta üç te memur çalışıyor. Bizdeki sistemden biraz farklı. Kurmanay’a yedi, Sultanmurat muhtarlığına 4 köy bağlı. Sorumlu oldukları bölgeler için Kaymakam’ın hemen bütün yetkileri kendilerinde var. Böyle olunca vatandaş Kaymakamlıklara doluşmuyor. İşlerini muhtarda hal ediyor. Ama buraların muhtarları üniversite mezunu…
    Bayan olması hesabıyla, karda-soğukta muhtar ablamızı yormak istemedim. Köyden birisiyle gezimizi yapalım dediysem de boşa. Dünyanın bir yerinden misafirlerimiz gelmiş. Sizi ben gezdireceğim diye ısrar etti.

    Galimcan İbrahimov Müzesi

        

    Önce yakında olan, bu coğrafyada çok ün salmış yazar İbrahim Galimcan’ın müzesine gittik. Yazar bu köylü ve eserlerinin çoğunu bu köyde yazmış. Köyün gururu. Tabi benim de köylüm. Eserleri ve yaşam hikayesi, orijinal el yazması mektupları ile köyün diğer tarihi ve antika eşyaları burada. Tatarların bebek beşiği çok hoş. O arada köye geldiğimde benden soyağacı isimlerini almış olan bir abla, Ninelerimden Şemsülbenat’ın ismini köy arşivinden bulmuştu. Ama iki aynı isimli şahıs vardı. Hangisi olduğunu tabi ben de bilemem.

        

    Daha sonra okula geçtik. Öğrencilerle hasbihal ettik. Kurmanay’ın öğrencileri beni birden bire karşılarında görmüşlerdi. Şaşırmışlardı. Ama Sultanmurat’ın öğrencileri haberliydi ve sorular hazırlamışlardı. Bana Türkiye-Hilmiye köyümüz hakkında özellikle bizim üniversitelerde okuma imkanları hakkında sordular. Tatarcamın yettiğince cevaplamaya çalıştım. Buraya da Kurmanay’la aynı hediyelerimi verdim. Hepsine aileleriyle birlikte, her vakit kapılarımızın açık olduğunu belirtip davet ettim. Derslerinden daha fazla alıkoymamak için vedalaştık.


    Ata Yurdundan Hilmiye'ye Götürmek İçin Toprak Aldım

     
    Burası Kurmanay gibi afet yaşamamıştı. Köy ve Mezarlıkları yerli yerinde duruyordu. Muhtar ablamızla beraber karlara bata bata Kabristana gittik. Buraya defin olunmuş geçmişlerimiz ve köylülerimizin için Fatihalarımızı okuduk. Hilmiye Köyüme götüreceğim toprağı da buradan almak nasip oldu. Çünkü malzeme kulübesinde her türlü kazma-kürek gibi alet vardı.

    Ana okulu burada ayrı bir binada. Buradaki yemekten sonra Köy camisini ziyaret ettik. Temiz ve tertipliydi. Kadrolu imamı yoktu. Sonradan tanışacağımız Ravil abi camiyle ilgileniyor, Köyde olduğu zamanlarda ezan okuyup, namaz kıldırıyormuş. Sırada köyün yaşlısı, 2.Dünya savaşı gazisi amcayı ziyaret vardı. Hatıralarından bize anlattı.



      
    Sonra köyün hayvan çiftliğini görmeye gittik. O soğukta sığırlar dışarıda avludaydı. Türkiye’de yeni moda olan açık besicilik burada asırlardır yapılıyordu. Hayvanların kapalı yerleri de vardı. Ama dışarıyı tercih ediyorlardı. Hiç birisi bağlı değildi. Diledikleri gibi koca avluda geziyor, yiyip içiyorlardı. Oradan bir görevliye Türkiye’de kapalı havasız yerlerde ve bağlı olarak bu işi yaptıklarını söyledim. O’da “Bir insanı hapsedip, ayaklarını bağlasalar önüne her türlü lezzetli yiyeceği koysalar ne kadar yiyebilir ki. Hayvanlar da nefis sahibi, serbest olmaları et ve süt verimlerini artırıyor” diye cevap verdi.

    Tatar Munçası

        

    Köy gezisi işimiz bitmişti. Muhtarlıkta bize çay yaptılar. Isınıp dinlendik. Lena abla bana “Siznin yeşev şikiligizge kure mında birsi bar. Sizni anın yanına kiç kunakka birsem mini gafu itersizmi?” (Sizin yaşam tarzınıza uyan burada birisi var. Gece misafirliğe O’nun yanına versem beni af eder misiniz) dedi. Biz elbette,olur dedik. Bu kişi Ravil ağabeydi. Bizi, muhtarlıkta çalışan yenge hanımla birlikte evine götürdüler. Tanışıp, muhabbet ettik. Yenge hanım güler yüzüyle bir sürü yemek hazırladı. Ravil ağabey bize imamlık yaptı… Bir ara bana az müsaade dedi. Dışarıda bir şeylerle uğraştı geldi. Çay muhabbetinden sonra“ eydegiz! munça uzdı” (haydi! hamam ısındı) dedi. Şaşırmıştık.
    Hazırlaması biraz zahmetli olan meşhur “Tatar Munçası” na girecektik. Ve Ravil abi bizim için bu zahmeti yapmıştı.

     
    Önceki bölümde yazdığım “belişnin tibi, munçanın sunnı” Tatar sözü bizim için gerçek oluyordu. Bu sözü bilen Attila abi “munçanın sunnı” senin hakkın, zaten sıcağa ben fazla dayanamıyorum dedi. Bahçede olan munçadan yarım saat sonra çıktı geldi. Gerçekten dayanamamış, 15 dakika ancak içerde kalabilmiş. Sıra bendeydi. Ben ise kaplıca şehri Havza’nın çocuğuydum. İçerde abartısız 70-75 C ısı vardı. Büyüklerimizin bize anlattıkları ve Eskişehir-Çifteler-Kuruhöyük Köyünde girdiğim, kart ipteşim Yakup Süzer Abzinin munçasından biraz farklıydı. Zamanla modernize olmuş, geliştirilmiş. Ama işlevinden ödün verilmemiş. Üzerine su atılarak buhar elde edilen kızgın taş sistemi aynen duruyordu. Şabınırga sibirki de mevcuttu. Tavan-duvar ve taban ahşaptı. Bu versiyonun ismi “ak munça”idi. Yani issiz-dumansız, kalorifer sobası sistemine benzer bir şekil. Otellerde duşsuz kalmamıştık. Ama böyle sıcak bir munçaya gerçekten ihtiyacımız vardı. Kızgın taşların üzerine suyu verdikçe foşuur-foşuur sesler çıkıyordu. Şöyle bir kırk dakika kadar ter attım. Yuğınıp - taşlarnın üstünde yumşatganım sulı sibirki belen şabındım. Tatarlar bu işi biliyordu. Çıkınca şifalı otlarla (metrüşke) yapılan çay hazırdı. Ah! Ravil abi. Senin bu hakkın nasıl ödenir. Gelsen de Havza Kaplıcasında sırtına bir kese attırsam. Ödeşsek…

        

    Başkurtistan balı Dünya’da meşhur. Yengeye köyden bulabilir miyiz? diye sordum. Hemen kovanları olan bir komşusuna sipariş verdi. Akraba ve Köylülerime tattırmaya yetti. Sabah Sultanmurat’a veda zamanıydı. Lena ablaya ve gördüklerime veda ettik. Yolumuzun üstünde olan Tolbazı’na uğrayıp Kaymakam Marat Beyazıtov ağabeye uğrayıp vedalaştık. Yine bir sürü CD hediye etti. Bütün Türkiye’de ulaşabildiklerime selam söylememi, Ülkemizden kim gelirse gelsin hepsini misafir etmeye hazır olduklarını belirtti.. Türkiye’ye geldikten sonra “sağ-selamet gidebildi mi?” diye merak etmiş, peşimden telefon etti. Misafirperverlik ancak bu kadar olur.

    İSMAGİL AVILI


        

    Ben, Attila Abi,Ravil Abi ve yine şoförümüz Sultanmurat’tan İngir Abi İsmagil Köyü yolundayız. Kar fırtınası var. Yollarda iş makineleri yolun kapanmaması için sürekli çalışıyorlar. Köye girdik. Muhtar İldus Abi bizi karşıladı.

        

    Klasik hale gelmiş okul ziyareti başta. Sultanmurat köyünün öğrencileri gibi bir çok soru. Bizim köyden göç etme nedenlerimizi, Türkiye’deki yaşam şartlarımızı ve üniversite imkanlarını sordular. Babannem bana “bu yerler Bolşevik olacak, zorla milletler birbiriyle karıştırılacak” korkusuyla göç edildiğini, hatta köylerin ileri gelenlerine baskı yapıldığını anlatmıştı. Bu anlatıma bir kısım öğretmenler tarafından itiraz geldi. O tarihte henüz Bolşevik hareketinin başlamadığını bir yanlışlık olduğunu söylediler. Tarihçi değilim. Babannem de değildi. Ama anne-babası tarafından böyle söylenmişti. Peki bu baskıları kimler yapmıştı? O zamanın buradaki idarecileri nasıl bir zihniyete sahipti? Bolşevikler sonradan, birdenbire mantar gibi mi ortaya çıkmıştı. Büyük ninemi; anne babası kimlerden korkup, ahırda saklamıştı?

    NEDEN!?.. Hapis kaçkınları gibi, gecenin bir vaktinde komşularına dahi “sav bulıgız” (Allahaısmarladık) diyemeden , gittikleri anlaşılmasın diye lambalarını söndürmeden, ahırda sığır-atlarını, evlerini, kedilerine miras bırakıp, feryat ederek değil, mecburiyetten seslerini kısa kısa ağlayarak yüzyıllardır yaşadıkları köylerini-vatanlarını-akrabalarını-zenginliklerini terk etmişler, göç yolunda kurşunlarla kırılmışlardı? NEDEN!?..

    Şimdi benim vatanım Türkiye. Bir avuç toprağına kendi canımla beraber çocuklarımı da feda ederim. Çünkü bu topraklar; Dedelerimin zor zamanında kucak açmıştı. Ve açılan O kucağa vefa borcunu ödemek için ilk gelen erkeklerin 3 ü hariç (Onlar da gazi) hepsi, Sarıkamış’ta, Çanakkale’de, Yemen’de ve bilmem nerde canlarını seve seve verdiler. Bu topraklara kanımız karıştı. Onun için göğsümü gere gere “VATANIM!” diyorum.

    Ama şimdiki Rusya Federasyonun’da yaşayanların kendine başka bir vatan aramasının anlamı yok. Orada doğup büyüse idim, mezar taşımın orada olmasını dilerdim. Torunlarımın, yeniden açılan bu pencereden kökleriyle selamlaşmasını arzu ederim. Dünya’ya açık rejimleri devam ettiği sürece bu devlette yaşayan bütün milletlerin refah seviyesinin Türkiye ile yarışacağına inanıyorum. Çünkü belirttiğim gibi yer üstünden fazla olan yer altı zenginlikleri büyük avantaj. Ticari ilişkilerimiz nerdeyse Avrupa seviyesine geldi. Belki; Tarihte Rusya ile savaşlar yerine böyle ticaret yapılsaydı, iki ülke de başka bir konumda olurdu.

    Af edersiniz.Biraz derinden gittim. Ama hep “la la lom” olmaz ya.

        

    Köyümüzün öğrencileriyle bundan sonra selamlaşmayı devam ettireceğimiz temennileriyle savbullaştık.
    Köyde cami ve İmam vardı. Ziyaret edip, mezarlığa İmam efendiyi de alıp dualarımızı yaptık.

    Hikayeler Aynı
    Muhtar İldus Abi’de köyün tarihiyle ilgili bir arşiv kitabı varmış. Bana gezimizin en anlamlı güzel hediyesini verdi. Abdullah dedemin; arşivde Türkiye’ye bu köyden göç ettiğine dair bilgi yer alıyordu. Bizim duyumla öğrendiğimiz bilgi, İsmagil Köyünde belgelenmişti.

    Bura halkının başka ülkelere göç etme nedenine dair bir hikaye de vardı. Bu hikayeye göre bir papaz ve yanındakiler bir Tatar Köyünde camiye ziyaret için giriyorlar. Camideki ihtiyarlar, bunları görünce dövüyorlar. O olaydan sonra Rusya Çarı Müslümanları çukındırırga (Hiristiyanlaştırmaya) uğraşıyormuş diye bir dedikodu çıkmış.

    Bu olayı Türkiye’ye dönünce büyüklerime anlattım. Ve şaşırdım. Aynı hikayeyi bizimkilerde duymuşlardı. Ama biraz fark vardı. Papaz ve yanındakiler izinsizce camiye girmişler, ve camiye “çirkev suvı” (kilisenin kendilerine göre kutsal suyu) serpmişlerdi. Bunun üzerine cemaat onları dövmüştü. Hangi hikaye tam doğrudur, biz bilemeyiz. Çünkü bir belgesi yok. Ama geri kalan kısmı tamamen aynı.

    Ayrıca göçe kim öncülük etmiş, kimler yolda ölmüş, kimler geri dönmüş geniş malumat varmış. Ama bir problem vardı. İki gece sonra Kazan’da İstanbul uçağına binmemiz gerekiyordu. Normalde İsmagil Köyü’nde de bir gece kalma planımız vardı. Ama Attila Abinin sürpriz bir şekilde Akrabalarının bulunması planımızın değişmesine neden olmuştu. Haklı olarak hiç olmaz sa bir gece akrabalarıyla beraber kalıp, gönül bağlarının temeli atılması gerekiyordu. Bu nedenle İsmagil köyü için ancak 2-3 saatlik bir zamanımız kalmıştı. Gideceğimizi İldus abiye bildirdiğimizde biraz bozuldu. Bizim için köyde program hazırlamışlar. Mecburen iptal ettiler. Fakat mazeretimiz geçerliydi. Anlayış gösterdiler. Ravil ağabeyler bizi alıp Ufa’ya götürdüler.
     







    Birkaç saat Ufa’da yaşayan köylülerimle muhabbet- Kazan- İstanbul-Samsun…

        

        

        

    Hikayenin geri kalanı bir daha ki gidişe kaldı. Size de artık “hikayene de…” dedirtmeden tadında bırakalım.

    Son söz olarak şunu söyleyebilirim. Hacca gitmek farz. Durumu müsait olan gidecek. Bununla beraber Türkiye’de Türküm diyenlerin Orta Asya’yı (ata yurtlarını), Boşnak-Arnavutum ……….. diyenlerin “dede ülkelerini” ziyaret etmelerinin bir çeşit “sıla’i rahim” olduğundan ibadet sevabı kazandıracağına inanıyorum. Hele sizler! bir ziyaret edersiniz, onlarca ticaret yoluyla bağları güçlendirirsiniz. Türkiye’de 28 yaşıma kadar İstanbul’u görmemiştim. O yaşa kadar Türkiye’yi görmemişim. 40 Yaşıma kadar Yurt dışına çıkmamıştım. Dünyayı görmemişim. Şöyle bir düşünürseniz çok para değil.
    HAYDİ!
    DÜNYA KÜÇÜLMÜŞ!

    Ahmet Şahin

    *Bu yazıdaki bir kısım fotoğraflar için, Attila Küntüz Ağabeye teşekkür ediyoruz.

    Yorumlar : (6)

Tüm Başlıkları Aç / Başlıkları incele   Arşiv