Forum Başlıkları  

12-07 12:37 ZİYARETÇİ DEFTERİ > Yeni Fotolar (1)
11-03 12:19 ZİYARETÇİ DEFTERİ > Uyarı (1)
11-25 15:25 ZİYARETÇİ DEFTERİ > Bayram (1)
09-26 08:11 ZİYARETÇİ DEFTERİ > GELENEKSEL SÖYEMBİKE VE 1552 KAZAN ŞE... (1)
09-19 20:22 ZİYARETÇİ DEFTERİ > BAYRAM (1)

  Yeni Eklenenler  

Köyümüzden Manzaralar > Köyümüz- Temmuz 2014 (2014-12-07)
Köyümüzden Manzaralar > Köyümüzün Baharda Görünümü (Mayıs... (2014-01-27)
Köylüler: Video - MP3 > Uraldaki Köylülerimiz (2009-02-17)
Makaleler > Qazannï saklauçïlarga jaki jök ta... (2008-07-31)
Makaleler > Törkiye: şeherler hem şehesler (2008-06-27)

   Yeni Linkler:  

   Son Yorumlar  

Haber #114 (nurahmet, 02-13)
Haber #112 (nurettin, 05-22)
Haber #112 (nurahmet, 01-28)
Haber #112 (nevzat demircan, 01-24)
Haber #112 (cantalip, 01-24)
Haber #110 (cantalip, 10-30)
Haber #111 (cantalip, 10-30)
Sayfa #77 (cengizhan.1965, 12-29)
Haber #103 (cengizhan.1965, 06-22)
Haber #97 (İsmet, 04-19)

   Anketler  

Yok


  • TARİHİ VATAN ve 4.DÜNYA TATAR KONGRESİ

        

    Bir gün, üyesi olduğum İdilural mail grubuna Tataristan'ın İstanbul Kültür Temsilciliğinden bir mail geldi ve mailde 2007 yılının Aralık ayında Tataristan’da yapılacak olan 4.Dünya Tatar Kongresine Türkiye’de yaşayan Tatarlara 9 kişilik kontenjan ayrıldığı, Samsun veya İzmir’den de bir kişinin katılabileceği belirtiliyordu.

    Kongreye katılmak için ev inşaatım olduğundan, ekonomik imkanlarım pek müsait değildi. “Giden var mı?” diye köylülerime ve akrabalarıma söyledim, ve söylememle birlikte ihale bende kaldı.

    Seyahate Hazırlık
    Temsilciliğe başvuruda bulundum. Bazı ikilemler olsa da sonuçta başvurum kabul edildi. Formlar-pasaport-vize (Vize alma işinde, Tataristan Temsilciliğine, gösterdikleri özveri ve kolaylıktan dolayı teşekkür ediyorum) derken gidiş günü geldi çattı.

    İstanbul'a giderek 11.12.2007 günü (yolculuk boyunca bana arkadaşlık yapan) Attila Küntüz ağabeyin işyerinde buluştuk. Kendisi önceden uçak kaçırmış biri olduğundan yoğurdu üfleyerek yiyordu. Erkenden havaalanına gittik. Pasaport-gümrük işlemlerimizi yapıp başladık kahve içip sohbet etmeye. Uçağa bindiğimizde kongreye gidenlerin çoğunluğunun orada olduklarını gördüm. Rötarsız bir şekilde havalandık.

    Motorlu uçan alete ilk binişimdi ama motorsuz planör pilotluğu tecrübem olduğundan ve kıyaslamayla uçağın çok daha güvenli olduğunu bildiğimden uçuş heyecanı yaşamadım. Fakat başka bir heyecanım vardı. Tataristan Cumhurbaşkanı Mintemir Şevmiyev’in deyimiyle “Tarihi Vatan” a gidiyordum. Ninelerimin anlattıkları hikayelerin ülkesine, Kaf Dağının arkasına… İnternetin başına ilk oturduğum 1997 yılında arama motoruna birinci kelime olarak tarattırdığım “Kazan” şehrine…

    Uçakta Atilla ağabeyin yakın arkadaşı Yaşar Baytak Ağabey de first klasta uçuyordu. Havalandıktan sonra ekonomik klaslı oldu. Yanımızda boş olan koltuğa kuruldu. Çok muhabbet birisi, İstanbul’da diş poliklinikliği var ve diş doktoru. Zaten meslek itibarıyla, berber ve dişçilerin muhabbeti çekilir. İstersen çekme! birisinin elinde ustura makas, diğerinin elinde pense-matkap. Kazan’ a gidene kadar çenemiz durmadı. Ama çevremizdekilerin başlarının etini kelle paça yaptıysak ( )onlardan özür diliyorum.

    Kazan'a Geliş
    ...Ve Kazan’ın ışıkları göründü. Uçak alçalıyordu, bembeyaz kar örtüsü içinde Kazan’ın yapıları belirginleşiyordu, yumuşak bir inişten sonra uçaktan ayrıldık. Kazan Havaalanında kongreye gelenleri karşılayıp vip salonuna aldılar. Resmi işlemleri görevliler yerine getirdiler. Bizleri karşılayan görevlilerin gözleri gülüyordu, halleri ve davranış tarzları “Bunlar bizim öz halkımız, Hoş geldiniz” diyordu. Otele gitmemiz için bizi servise bindirdiler. Arabada Rusca müzik vardı. Artık Tatarcamı konuşturma zamanı gelmişti. Şoföre “Tatar Radyosunu” açmasını rica ettim. “eyyi bulır” deyip açtı. İnternetten dinlediğimiz radyoyu Kazan’da dinlemek hoştu. “Tataristan” Oteline gelip işlemlerimizi yaptık. Attila ağabey tek kişilik oda istiyordu, ama maalesef önceden ayarlama yapılmış, öğretmişler gibi Yaşar ağabeyle aynı odaya düşmüşlerdi. Attila ağabeyin o anki yüz ifadesini ve halini videoya çekmek gerekirdi, gözlerini pörtletmiş, şaşkınlık içinde Ha! diyordu. Meğersem Yaşar abi iyi horlarmış, onu bildiği için uyku katiliyle aynı odada kalmak zorunda olduğuna hiç memnun olmamıştı. Yaşar abi gülmekten yerlere yıkılıyordu. Attila abi bana yer değişelim dediyse de, ben arkadaşları ayırmak istemem deyip yan çizdim. Evime “Kazan’a sağ-salim ulaştım” diye telefon açmak istedim. O da ne! Hat yok. Türkiye’deyken uluslararasına açmak gerekiyormuş. Neyse arkadaşların kesesine bereket. Onların telefonundan haber verdim.

    Odalarımıza çekilip, yol yorgunluğuyla rahat bir uyku uyudum. Sabahları erkenciyim, kalkıp arkadaşlarımı uyandırdım. İlk gün program yoktu, sadece karşılama ve otele yerleştirme işlemleri vardı, zaten biz o köprüyü geçmiştik, yani o gün boştuk. 2 Yıl önce Havza’ya gelip bizim köyümüz hakkında haber yapan ve o tarihten itibaren selamlaştığımız, “Vatanım Tataristan” gazetesinin müdürü ve yazarı Minnazım Seferov’a biz geldik diye telefon ettim. Kahvaltıdan sonra bizi otomobiliyle alıp, gazetesine götürdü, genel bilgiler verdi, yemek ısmarlayıp bizi Kaynanasının köyüne (Yani kendi köyüne ) davet etti.

    Kazan’da birçok dinden ve milletten insanlar yaşadığından, her kesime hitap eden marketler mevcut. Bunlardan birisi de İslam dinine uygun yiyecekler satan Helal Market. O marketten alışveriş yapıp Arça Rayonu (İlçesi)- Kışkar avılına (köyüne) doğru yola çıktık. Akşam ancak köye ulaşabildik. Türkiye saatiyle 14.00 de akşam oluyor. Akşam namazına köy camisine girdik. Orada Minnazım ağabeynin kayınçosu İlham bey ve köyden cemaat vardı, güler yüzle bizleri karşıladılar. Cami mimarisi Türkiye’ninkilere benzemiyor. Bütün camilerde kütüphane ve Kur’an öğrenme bölümü var.

    Camiden sonra Gülsine ebinin evine gittik. Sokaklarda atlar başı boş geziyordu. Bir o tarafa bir bu tarafa koşturup duruyorlardı ve çok hoş bir görüntü vardı. Hem Kışkar Köyünde hem sonradan gittiğim Köylerimizde 2 katlı köy evi göremedim. Evlerin hepsi tek katlı, çoğunluğu kayın kütüklerinden yapılmış büyük avlular içersinde ahşap evlerdi. İlham beyle birlikte eve girdik. Gülsine ebi ve evdekiler bizleri çok sıcak karşıladılar. Yaşar ve Attila ağabeyler maşallah kilolarına diyecek yok. Ben de zayıf sayılmam. Arabanın arka koltuğunda aralarında kaldım reklam filmindeki gibi. Ama bu muhabbet ve içten karşılamalar için arabanın bagajında dahi yolculuk yapmaya değerdi.

    Dışarıda -15 C olsa da ev çok güzel ısıtılmıştı. Çünkü en ücra köylere kadar doğal gaz ulaştırılmış, cüz’i bir ücret ödüyorlar. Yani köy evleri dahi tümüyle kaloriferli ve sıcak su her zaman hazır. Tanışma bölümünden sonra hemen sofra hazırlandı. Salata yemekle birlikte değil başta yeniyor, Türkiye’deki yoğurtlu çorbanın ilk yemek olması gibi Tukmaş (Et suyu çorbası)hangi Tatar evine gidilse ilk yemek. “İtli Berengi” (Etli Patates) baş yemek. Yemek sonrası dua muhakkak yapılıyor. Yemek sonunda “çek çek” denilen ballı hamur tatlısı ve diğer marmelatlarla çay içiliyor. Sorgusuz sualsiz çay sütle karıştırılıyor. Attila abiye çın (saf) çay istedik. Yine sütlü çay geldi. “Çeyime süt salmagız” demedikten sonra sütlü çaydan kurtuluş yok .

     
    Çay sonunda ninelerimin Tatarca türkü ve ilahilerinden bir kaçtanesini söyledim. Onlar da benden aşağı kalmadılar. İlham Bey Garmun’ını (Tatarlara has akordion çeşidi) çıkarıp hep birlikte çok güzel manalı Tatar Türküleri söylediler. Türkiye ve Rusya’daki yaşam şekilleri konularında sohbetler yapıldı. Zaman nasıl geçti bilmeden Kazan’a dönüş vakti geldi. Onlar bizleri ailelerimizle birlikte tekrar gelmemiz için, bizde onları Türkiye’ye gelmeleri için davet ettik, Savbullaşıp (Helalleşip) ayrıldık. Minnazım ağabey sayesinde şirin bir Tatar Köyünü görmek ve tatlı bir Tatar ailesiyle tanışmak nasip olmuştu.

     
    Otelimize döndük. Tataristan Oteli çok rahat. 24 saat sıcak su-banyo-her gün yenisiyle değiştirilen havlular, güler yüzlü personel, zengin kahvaltı ve yemek menüleri … Ve sürpriz! Volgagrad (yanlış anlamadıysam) denen yerden kongre için gelen 55 yaşlarında Rafael isminde bir ağabey. Tatarcayı güzel konuşuyordu. Hemen dost oluverdik. Ben erkenciyim diyordum, O’da benden erkenciymiş. Erken kalkıp programa dahil olduk. Kahvaltıdan sonra kongrenin yapılacağı salona servislerle gittik.

    "Her Tatar Bireyine Görev Düşüyor"

      
    13.12.2007 Günkü programda Cumhurbaşkanı Mintemir Şevmiyev’in ve Tataristan’ın idarecilerinin, profesörlerin, dış ülkelerden gelen delegelerin temsilcilerinin konuşmaları vardı. Bizim temsilcimiz İstanbul Yeditepe Üniversitesinin, Türkiye’de ve Rusya’da çok iyi tanınan Profesör Nadir DEVLET idi. Tatarca konuşanları anladım. Cumhurbaşkanı “Tatar kültürünün korunması için Rusya’da hem başka ülkelerde yaşayan her Tatar bireyine görev düştüğünü, herkesin yapabileceği küçük veya büyük bir hizmet bulunduğunu” belirtti. Tatar köylerinin kültürün korunmasında önemli bir yer teşkil ettiğini , Dış ülkelerdeki Tatarların, Finlandiya örneğini iyi anlamalarını tavsiye etti. Diğer konuşmacılar da çok güzel ve ilginç konulara temas ettiler.

    Kulşerif Mescidinde Namaz

     
    Öğle namazı vakti nedeniyle Kongreden kaçıp camiye gitmem gerekiyordu. Sessizce binadan ayrılıp, tek başıma Kazan uramnarına (yollarına) düştüm. Avluda bir polise “Kulşerif” camisine nasıl gidebileceğimi sordum. Belediye otobüsüyle gidebileceğimi ve durağı tarif etti. Durakta bindim. Bizim Türkiye’nin halleriyle bir fark yoktu. Yani otobüs kalabalıktı. Ama ücret sistemi farklı idi. Şoför bölmesi içten kalın camla ayrılmıştı. Bilet atılan bir kutu veya ücret toplayan birisini bulamadım. Öğrenci olduğu belli olan bir kız çocuğuna “yul akçasın niçik tölibiz?” deyip sordum. Şaşkın bakışla bana “Abiy sin kaydan?” (Abi sen nerelisin?) diye soruyla cevap verdi. Türkiye’den kongre için geldiğimi söyledim. İçten bir gülümsemeyle bana tarif etti. Şoförün camekanının üstünde sürgülü bir yine camdan bölme varmış. Oradan şoförün kendisine ödeniyormuş. Ama üzerimde en küçük para 500 lük ruble vardı. Şoföre uzattım. Bozuk para vermem için geri verdi. Ben yok dedim. O sırada öğrenci yol arkadaşım beni takip ediyordu. Çantasından 10 ruble uzatıp şoföre benim için verdi. Mecburiyetten kabul ettim. Yanımda Türkiye’den getirdiğim bir çikolatayı kol çantamdan O’na uzattım. “Kirekmiy Abiy!” (gerekmez abi) dediyse de ısrar ettim. Aldı. O sırada Kul Şerif camisinin bulunduğu durağa gelmişim… “Mında tüş” (Burada in) dedi. Gönülden bir el sallamayla bana veda etti. Halen, O küçük kızın masum el sallaması gözümün önünde.

    Cami- Kilise- Sinagog yanyana

        
    Kulşerif Camisi eski Kazan Kalesinin içinde. Bir kilise,bir sinagog, Cumhurbaşkanlığı binası ve Süyümbike minaresi beraber bulunuyor. Resimlerinden tanıdığım cami karşımda duruyordu. Çok hoş göz alıcı bir mimarisi var. İçeriye girdim. Girişte baş örtüsü, tübetey (Tatar erkekleri için başlık), hediyelik eşya satan küçük sağlı-sollu iki küçük dükkan vardı. Onlara abdest alma ve namaz kılma yerlerini sordum. Çünkü iç mimari bizim camilere göre karışıktı. Giriş katında cami idare ve nikah kıyma odaları bulunuyor. Bir alt kat ise müze. Abdes alma bölümü de içerde. Namaz kılma bölümü en üstte. Sıcak sular akıyor. İçerisi çok iyi ısıtılıyor. İbadetimi yapıp çıktım.
      
    (Bundan sonra bir de Cum’a namazını burada kılmak nasip oldu. Gençlerin dolu olduğu, O namazdan sonra Finlandiya, Özbekistan delegeleriyle birlikte Cami İmamının çay davetinde hoş sohbetler yapıldı. Müslümanlar dini nikaha çok önem veriyor ve özellikle Cuma günleri çiftler buraya gelip dini nikah kıydırıyor.) Kale içindeki diğer binaları ve Süyümbike minaresini ziyaret ettim. Az-çok Kazan tarihini bilen birisinin Süyümbike minaresi önünde duygulanmaması anormal olur.

    AMANIIN! (Manisa-Soma'daki teyzemin ünlem söylemi )Bu arada saatin kaç olduğunu unutmuşum. Güneş künbatış (Batı) yönüne gelmiş. “En kötü ihtimal Otele giderim” düşüncesiyle yine ağırdan aldım. Kongre binasına doğru yayan gitmeye karar verdim. Cadde boyu binalar işyerleriyle-dükkanlarla dolu. Ama Kril alfabeli tabelaları benim gibi okuyamıyorsanız işiniz zor. Çünkü; kapitalizmin her şeyi açan vitrinleri burada yok... Ne işyeri oldukları dışardan pek anlaşılmıyor. İşyerleri normal ev pencereli. Vitrin seyircileri yok. Ama içerileri cıvıl cıvıl. Lokantalarda yemek yiyenleri sokaktan seyredemiyorsunuz…
      
    En çok ilgimi çeken ise; o soğukta baba mesleği, açık hava inşaat işlerinin devam etmesiydi. Çalışan işçilere içimden selam verip,sabır diledim.

    Bilmediğim yerlerde gezerken ilgimi çeken bina-park-heykel gibi yerleri hafızama not etmeye alışkınım. Kongre binasını yeniden bulmak zor olmadı. Ama kongre oturumu bitmiş, bizim otelinkiyle birlikte servis otobüslerinin çoğu gitmiş iki-üç otobüs kalmıştı. Birisine gittim. Rehbere durumumu söyledim. “Sin usal bala kibik delegat ikensin,yugalıp yürigensin” (Sen yaramaz çocuk gibi delege imişsin. Kaybolup gezmişsin) diye bana şaka yaptı. Beni kendi otobüslerine alıp Korston denen alışveriş yerindeki lokantaya yemeğe götürdüler. Kedimiyim ne! dört ayak üstüne düşmüştüm.
      
    Oradan kongre oturumlarının devam ettiği başka bir yere gidip kaytardığım yerden dinleyici olarak devam ettim. Rafis isimli bir profesörle güzel bir muhabbetimiz oldu.


    "Yalgız Şagir"

      
    Oturum sonrası, program gereği “Yalgız Şagir” (yalnız şair) isimli müzikal oyunu izlemeye gittik. Bizimkiler orada. Yakalandım. Nerdesin diye hep bir ağızdan yakama yapıştılar. Dedim, ismim çıktı “usal delegat”a, bir de siz üstüme varmayın.

    Tiyatrodan-müzikalden anlamam. Öğrenciliğimde Ankara’da üç-dört defa gitmiştim. Ama Kazan’daki tiyatro kültürü Dünya’nın çok az şehrinde bulunur. Dekor-sahne-oyunculuk-senfoni orkestrası, çok profesyoneller.

      
    Otele döndüğümüzde içeri girmeden, bizimkiler yiyici takım. Yakında Bavman caddesinde bulunan Türklerin işlettiği Sultan Kebap’ta Kütahya’nın delegesi Abdullah Atasever , Eskişehir delegesi İhsan Yafay’ın da biz kafadarlara katılmasıyla muhabbet gırla gidiyor. Otel odasına döndüğümde Rafeil ağabeynin yorganında pireler uçuyordu. Bugün de böyle geçti.


    "Sina Bülek İtem"
    14.12.2007 Günü sürpriz ve duygusal anlara yüklüydü. Kahvaltıdan sonra şu başta belirttiğim telefon işini halletmem gerekiyordu. Caddede bulunan bir telefoncuya girdim. Tezgahtar Tatarca bilmiyor. Normalde şehirde Rusça konuşuluyor. Ama Tatarca bilenlere Tatarca sorsanız Tatarca cevap alıyorsunuz. Rahmetli Babannem’den Allah razı olsun. Bana Tatarcayı O öğretmişti. Ama bu sefer durum başka. Başladım Tarzan formatındaki İngilizceme. (Kendime haksızlık etmeyim. 21 yıl önce Sağlık Kolejinden mezun olduğumda bayağı konuşuyordum. Hatta gramer ağırlıklı açıköğretim İngilizcesinden 93 le geçmiştim. Ama konuşmaya konuşmaya kelime hazinem bitip gitti) O’da az buçuk anlıyordu. Yeni bir sim kart almak istediğimi anladı. Pasaport-vize, olmadı. 30 günden aşağı vizesi olan yabancılara yeni sim kart verilemiyormuş. Tam ayrılıp giderken bize ister istemez şahit olan bir bayan müşteri beni kenara çekip, “Minde iki sim kartçısı bar,birsin sina bülek item” (bende iki sim kart var birisini sana hediye ediyorum) dedi. Bu arada iyice dikkat çekmiştik. Kalabalık olan müşterilerin hepsi bizi izliyordu. Maalesef O bayanın sim kartı uzun süreden beri kullanmadığından iptal olmuş. O’da yeni öğrendi. Ben teşekkür edip ayrılırken başka bir bay müşteri “ezirek tukta” (az dur) dedi. Kasadaki işi bittikten sonra yanıma geldi. Kendisini tanıttı. Elmet’te Gazeteciymiş. Kendimi tanıttım. Ben kendi adıma sim kart alayım. Sana hediye edeyim dedi. Ücretini kendim ödemek şartıyla kabul ettim. Nasıl bir kart aldıysa bütün Dünya’da geçerli. Turistler için travel sim kartı. Hazır kartlı bir sistem. Uluslar arası görüşmelerde bütün tarifelerden ucuz. Birazda fazla yüklemişiz. Halen konuşuyorum. Tabi bu işlerle uğraşırken servisi kaçırdım. Gazeteci arkadaş bana oldu yoldaş. O da kongreye gidiyormuş. (Dört ayak meselesi ) Beraber gittik.


    "Yeşler Uyışması"

     
    Ben gençliğimin güz mevsiminde olsam da “Yeşler Uyışmasına” ( gençler oturumuna) katıldım. Kendi çapımda kongre için Türkiye’de hazırladığım makalemi sundum. Gençlerin toplantıya olan ilgileri ve aktiflikleri takdire değerdi. Konuşanı ciddiyetle dinliyorlar çok güzel önerilerde bulunuyorlardı.

    Ve bugün Cuma idi. Abdest almaya lavaboya gittim . Baktım bir genç te abdest alıyor. “Mini taşlap kitme” (Beni bırakıp gitme) dedim. O’da Moskava’dan kongre için gelmiş. Beraber yine “Kulşerif Camisine” gittik. Yukarda değindiğim Cami İmamının çay-muhabbetinden sonra yine Kazan sokakları mıknatıs gibi beni çekiyordu. Nasıl olsa alışmıştım. Alışmış kudurmuştan beterdi. Rastgele belediye otobüslerine biniyor, alışveriş yerlerini geziyordum. Biraz alış-veriş yaptım. Söylemesi ayıp, ( ) bu taraftaki bir arkadaşa global meşhur bir firmanın çok bıçaklı ve çok paraya Türkiye’den traş seti hediye getirmiştim. Markette baktım, o da ne! Aynı set, burada Türkiye’deki fiyatın yarısından da az paraya satılıyor. Güya kendimce değerli bir hediye getirmiştim. Fos çıktı. Diğer meşhur elektronik markalar da daha ucuz. Eğer bu fark bizdeki gümrük vergilerinden kaynaklanıyor sa sorun yok. Devletimiz kazansın. Ama firmaların fiyat politikalarından kaynaklanıyor sa; adamlar vatandaşımızı iyi söğüşlüyor…


    "Tugan il isiriki buldın!!!"

    İpin ucu kaçmıştı. Yani biraz kendime kasten ve planlayarak ta olsa kaybolmuştum. Daha da yani, Kazan’a küçüklüğümden beri olan özlem beni bu çocuksu hareketlere itmişti. Ve karşı gelememiştim. Attila abi bana “tugan il isiriki buldın” (atayurdu sarhoşu oldun) diyordu. Haklıydı. Bu sefer zihindeki notlar, ne kongre binasını ne de Oteli bulmaya yetiyordu. Otele nasıl gideceğimi bir polise sordum. Beni alıp o tarafa giden belediye otobüsüne bindirdi. Şoföre tembih etti. Şoförün uyarısına gerek kalmadı. Oteli görmüştüm. İndim, girdim. Otelde kongre boyu delegelere danışmanlık bölümü açılmıştı. Dedim, ben kayboldum. Planda Cumhurbaşkanı Mintemir Şevmiyev’in yemeğine davet vardı. Tabi bu davetten kaytarmak ayıp olurdu hani. Orada bir genç vardı. Ben yardımcı olurum dedi. Aldı beni bir alçak tavanlı bir minübüse bindirdi. Muavine ineceğim yeri tembih etti. Oturmaya yer yok. İki bükül ayaktayım. Korston’a önceki gün gitmiştim. Görsem hatırlarım ama, görüş alanım ayağımdaki botlar. Muavin biraz “mamulay” (safça) imiş. Beni bilmem nerde indirdi. Benimle beraber bir bayan da indi. Ben etrafıma aval aval bakınırken bana Rusça bir şeyler dedi. Ben Tatarca söyledim anlamadı. Rusmuş. Korston deyince Aaa! (Yani durum anlaşıldı) dedi. Beni yolun ters istikametine geçirdi. Oradan bir otomobil durdurdu. (Kazan’da özel otomobillerin taksicilik yapma özgürlüğü var. Bu kadar gezmeye O’rada taksiciliğemi başlasam ne! ) Aralarında konuşup beni otomobile teslim etti. Bana Previt Antalya (Antalya’ya selam söyledi galiba) dedi. Ne Rusça tercümanlık yaparmışım be! Otomobil sürücüsü de Rus idi. O’da Antalya sayıkladı. Gitmiş mi - gidecek miymiş… Vay bee! Buralarda Antalya ne pirim yapmış. Ama bu yazımı okuyan Antalya’lı kardeşimiz olur sa lütfen hatırım için Rusya’dan gelen turistlere daha bir özen göstersinler. Bak biz buralara düştüğümüzde takdire şayan muamele görüyoruz. Sadede gelelim. Yaklaşık bir on kilometre gittikten sonra Korston binası göründü. Adamcağız benden sadece 2,5 YTL (50 ruble) lik bir ücret aldı. Bahçede servis otobüsünün yanında bulunan eski dost rehber, beni görünce “tagın yugalıp kittinmi?”(Yinemi kayboldun) diye bana çıkıştı. İçerde toplantı devam ediyordu. Yemek henüz başlamamıştı. Toplantıda kongre değerlendirilmesi yapılıyor, raporlar sunuluyordu. Bir makaleden başka kongreye bir katkım olmamıştı belki ama yolumu bekleyen akrabalarıma ve köylülerime anlatacak çok şeyim vardı.
      


    Kongre arasında Moskova-Romanya - Samara – Ufa taraflarından gelen arkadaşlarla tanıştık. Çok hoş sohbet ve cana yakın kişilerdi.





     
    Toplantı sonunda Cumhurbaşkanın yemeğine indik. Cumhurbaşkanı ve Rusya Müftüsü (Diyanet İşleri Başkanı makamında) güzel birer konuşma yaptılar. Eee! açık büfe. Tilkinin dönüp dalaşacağı yer gibi benim de yerim Attila ağabeylerin yanı. Tabi fırça hazır.





    Yetmiş Yıllık Hasret Bitti

      
    Günün ŞOK!ŞOK! sürprizi geceden başlayacaktı. Köyümüzün sitesini devamlı takip eden, bizlere mailleriyle manevi destek olan meşhur gazeteci Amil Nur’la Attila ağabey yan yana. Tanıştık. Bana “Sini kara gine bir malay kute idim, sapsarı çıkıp kildin” (Seni esmerce bir genç olarak bekliyordum, sarıca birisi olup geldin) diye şaka yaptı. Hoş-beşten sonra, meğerse bunlar bir iş karıştırıyormuş. Attila Ağabey’in İstanbul’da İdil Ural Türkleri Yardımlaşma Derneği Başkanı sıfatı olduğundan bu taraflardan gelip-gidenler yanına uğruyor. Bu uğramaların birisinde Amil Nur’da varmış. Attila abiye göç hikayelerini anlattırmış. Adana’da bir süre kaldık deyince. Amil Nur “orda dur” demiş. Kazan’da yakın bir tanıdığı ninenin, Adana’da en son 1937 de akrabalarıyla mektuplaştıklarını, fakat ondan sonra haberleşmenin çeşitli nedenlerle kesildiği hikayesini anlatmış. Onlar siz misiniz-değil misiniz muhabbetini açıklığa kavuşturmak için Nine yol gözlüyormuş. Ninenin oğlu, Attila ağabeyi ve Amil Nur’u almak için yoldaymış. Attila ağabeynin Tatarcası, Amil Nur’un da Türkçesi yetersiz olduğundan beni Tercüman olarak yanlarına aldılar. Bundan sonra nasip olursa ömür boyu selamlaşmak istediğim ninenin Aidar ismindeki oğlu çıktı geldi. Yemekten doyduktan sonra kaytardık. Çevremdekilere de benden mi bulaşıyor ne. Bir zaman sonra evdeyiz. Hoş-Beş, Ninenin çocukları yemek hazır diyor. Ama isminin Sufiye olduğunu öğrendiğim ninenin ve Attila ağabeynin yemeği yiyecek sabrı yok. Herkes elindeki arşiv cephanesini ortaya döküyor. AMAN ALLAHIM! O NE! Aynı resimlerden ikisin de var. Attila ağabeynin ninesinin-amcalarının Osmanlıca mektupları orada. Bağrış-çağrış-kucaklama-ağlama. Beni de ağlattılar. Sufiye nine ile Attila ağabeynin babası öz teyze çocukları çıktı.Yetmiş yıl önce kendi iradelerinde olmayan nedenlerle yıkılan akrabalık köprüsü, tekrar öyle bir bağlandı ki; Kıyamet’e kadar yıkılmayacağını iki taraftan da ümit ediyoruz. Bu kavuşmayı kutlamak için Sufiye nine oturdu, ezberinden Kur’an’ı Kerim okudu ve şükür duası yaptı. Ertesi günde torununun evlenme düğünü varmış. Çifte düğün yaptılar.


    Mikrofonu aldım ve ninelerimin cırlarını söyledim

    15.12.2007 Günü turistik gezi günüydü. Attila ve Yaşar ağabeyler Sufiye ninelerin düğününe, ben seyyah çelebi… Saba Rayonuna (ilçesine) doğru önde ve arkada polis eskortlarıyla beraber üç otobüs yola çıktık. Rehber abla çevreyi tanıtıyor. Tarihi eserlerin hikayesini anlatıyordu. Kazan’dan çıktıktan bir süre sonra söz bitti.

     
    Ukrayna’dan katılan Tahir isimli ipteşle (arkadaşla) sohbet ediyorduk. Rehber abla Tatarca cır (Türkü) söylemek isteyen olur sa mikrofon’u teslim edeceğini anons etti. Koca otobüsten kimse çıkmadı. Cırçının olmadığı yerde cırçı, mollanın olmadığı yerde molla olan bendeniz meydanı boş bulmuştum. Medeni cesaretimi toplayarak mikrofonu aldım ve ninelerimin Tatarca türkü ve ilahilerini sıralamaya başladım. Sonunda alkış koptu. Otobüsün popüler sanatçısı olmuştum. Herkes elindeki bir nesneyi bana hediye ediyordu. Beni af etsinler. Dağınık birisi olduğumdan gabarili hediyeler sağda-solda kaldı.


    Saba'da Resmi Karşılama Yapıldı

        

      
    Saba İlçesi sınırında resmi karşılama vardı. ( www.bsaba.ru ) Yetkililer-müzisyenler ve Milli giyimli kızlar o soğuk havada bizleri kim bilir ne zamandır bekliyorlardı. Zati, Türkiye’de de olan bu karşılama merasimlerinden verilen zahmet nedeniyle hoşlanmıyordum. Ama benim keyfime göre değil tabi. Bütün güler yüzleriyle ve samimiyetleriyle bizleri karşıladılar. Çek-çek tatlısını ve taze ekmeklerini yedik. Otobüslere binip 18.000 nüfuslu (yanlış hatırlamadıysam) ilçeyi gezmeye başladık.
    Önce ilçenin kapalı buz pistine gittik. Bahçede bizim çocukların kardan adamları sanat eserleri haline gelmiş, değişik şekiller almış ve boyanmışlardı. Kar yağdığında üzerlerini naylonla örtüyor, sonra açıyorlarmış. Bu şekilde Mart ayı sonlarına kadar erimeden duruyormuş. Ayrıca yine bahçede içimizi ısıtacak kuymak-kahvaltı ve çay tezgahı kurulmuş bizi bekliyordu. Atıştırıp çay içtikten sonra içeri girdik. Şaşırıp kaldım. Bir tırnak çocuklar buz üstünde patenleriyle akrobasi yapıyorlardı. O zaman kendimi spor yönünden kalaslık sınıfına soktum. Ben buz üstünde yürümeyi doğru dürüst beceremezken çocukların becerileri beni hayran bıraktı.

        

    Çocuklara el sallayıp, Orman müzesine geçtik. Çok güzel ahşap bir binaydı. İçerde İlçenin orman endüstrisinin örnekleri ve çevrede yaşayan hayvanatın örnekleri bulunuyordu.

        

    Yakında olan küçük güzel bir camiyi ziyaret ettikten sonra… İlçenin okuluna gittik. Okul bahçesinde buzdan yapılmış koca-koca eserler bizi şaşırttı. İçerde çocuklar bizi milli halk oyunlarıyla karşıladılar. Okul çok tertipli ve modern bir yapıya sahipti. Çevrenin ekonomik yapısına uygun meslek öğretimi de yapılıyordu. Küçük kızların elişleri harikaydı.

        

    Buradan da çıkıp kapalı spor salonuna geçtik. Kız çocuklara jimnastik eğitimi veriliyor, kemikleri yokmuş gibi TRT 3 spor kanalında ancak görebileceğimiz hareketler sergiliyorlardı. Erkek çocuklara Tatarlara has minder üstünde kuşaklı güreş eğitimi veriliyor, birbirlerini kaldırıp kaldırıp yere çalıyorlardı. Seyretmesi çok hoştu. Ama vakit sınırlı.

        

    İlçe merkezine gittik. Çocuklar soğuk-moğuk demeden dışarıda oynuyorlar. “Üşüyüp hasta olacaksın!” diye bağıran anneler yok. Bütün bu iklimde gördüğüm çocukların yanaklarından kan damlıyordu. Nezle-grip yok.
    Teorime göre ısı belirli bir seviyenin altına düştüğünde virüslerin etkinliği yok oluyor. Annelerden aldığım bilgiye göre çocuklar bu sağlıklarını temiz havaya borçlular. Fakat çocukları terlemekten korumak gerekiyormuş. Ama daha buralarda bilgisayar-internet salgını yok. Bozulmamış bu doğal yaşamı koruma altına almak gerek. Yoksam bizim çocuklar gibi bilgisayarın başında kendilerine hapis hayatı yaşatmaya başlar salar bu sağlıklarını zor bulurlar. Ehm! Nerde kalmıştık?


     
    İlçenin büyükçe bir lokantasında girdik. İçerde sürpriz. İlçenin 70-80 lik dede-nineleri bizleri Tatarca türkülerle ve milli giyimleriyle karşıladılar. Sofrada yok yok. Yakında ilçenin çok hoş mimarili bir camisi var. Özel ziyaret ettim… Misafirlere de gezdireceklermiş. Ama içeriler yeni boyalı olduğundan, ağır bir boya kokusu vardı. İptal etmişler. Cemaat ziyaretime çok memnun oldu. Diğerlerini temsilim yetmişti. İki-üç satır caminin hatıra defterine yazdım. Saba rayonuyla savbullaşma zamanı gelmişti. Hediye sepetlerini kollarımıza taktılar. Bizimle ilgilenen arkadaşlara veda edip, Kazan’ın yolunu tuttuk. Dönüş yolunda herkes yorgun olduğundan çıt çıkmadı. Otele geldim, bizimkiler düğünden dönmüşlerdi.

    Bu şekilde kongre programı bitmişti. Sıra bizim özel programımıza gelmişti… Gazeteci Minnazım ağabeyle telefonla görüşüp, sabah buluşmak üzere sözleştik. Hadi yine yemeğe Bavman Caddesine. Ne olacak bu boğaz yolunun trafiği?


    Cumhurbaşkanı Mintemir Şevmiyev’in Köyüne Yolculuk

    16.12.2007 Günü sabah 07.30 da çok zahmet çektirdiğimiz, şoförümüz Robert otele bizi almaya geldi. Oda arkadaşım Rafeil ve Yaşar Abi bizi otel dışına otomobile kadar uğurladılar. Helalleşip ayrıldık. Minnazım ağabeyi de yoldan alıp Kazan’ın doğusuna Başkurtistan’ın başkenti Ufa’ya doğru yol almaya başladık. Tarif olunmayan his ve heyecan benim için daha yeni başlıyordu.

        

    Yolumuzun üstünde Cumhurbaşkanı Mintemir Şevmiyev’in doğup-büyüdüğü Aktanış rayonuna bağlı “Enek” köyü bulunuyor. Minnazım abi önceden Aktanış Yöneticileriyle bağlantı kurmuş. Bizleri bekliyorlar. Aktanış demişken; www.aktanish.ru isimli siteleri var. Geçen yıllarda sitelerinin çet odasına girmiştim. Dedim ben Türkiye’den. Kimseyi inandıramamıştım. “Bizimle kafamı buluyorsun” demişlerdi. Aktanış’ı siteden değil dünya gözümüzle görmek te varmış.

        
    Tanışmadan sonra Köye girdik. Geniş geniş sokaklar. Kar etrafı örtse de bu coğrafyanın bütün şehir ve köyleri gibi hiçbir yerde çöp bulunmuyor. Çünkü çevresinde çöp bulunan ev ve işyeri ayıplı sayılıyor. 7-8 köye bir çöp kamyonu tashih edilmiş. Toplayıp götürüyorlar. Çocuklar yine sokakta. Kayıp-koşup duruyorlar. Çocukluğumda birkaç köyde gördüğüm atların çektiği kızaklar (çana) burada karşıma çıkıyor. Ve Attila ağabeyin bilmediğim gıcıklıkları da meydana çıkıyor. Kendileri aynı zamanda profesyonel fotoğrafçılık yapıyor. “İdil-Ural da kış yaşamı” gibi bir isimle İstanbul’da sergi açacak. Başladı oradan çekil, burada durma. O fotoğraf çekerken ortalıktan kaybolmak gerek. Çattık yahu! Ama çektiği fotoğraflardan bizim siteye de gönderecek. O zaman affedeceğim.  (Aramızda kalsın, Köy tanışma toplantısı fotoğraflarının çoğu O’nunki. Telif ücreti ödemeden aşırdık. )

        

    Cumhurbaşkanının doğduğu eve doğru geliyoruz. Karşı komşusu evden bir nine camdan bize bakıyor. İlgimizi çekti. Çünkü kendisi 103 yaşındaymış. Müsaade isteyip evine girdik. 80 yaşlarındaki kızı bizleri karşıladı. Taaa! buradan Maşallah! Ninenin vücut ve zihin sağlığı mükemmel. Türkiye’de notere-tapuya gitse işini yaptırır. Elini öpüp,hayır duasını alıp müsaade istedik.

    Cumhurbaşkanının evi Kendisi gibi mütevazi bir ev. Mütevaziliğini nerden biliyorsun diye sorarsanız?.. Büyüklenen birisi; bütün Dünya’dan benim gibi köylüleri, her fikirden kişileri başına toplayıp bir sürü zahmet ve masraflarla günlerce misafir etmez. Ev yine mütevazi bir müzeye çevrilmiş. Ailesinin yaşam hikayesi belge ve fotoğraflarla hiç abartmadan rehberimiz tarafından anlatılıyor. Kalabalık ve kuvvetli aile bağları var. Bütün Tataristan gibi Köylüleri O’nunla gurur duyuyor. Siyasetçi değilim. Hele bizimki tamamen kültürel ve duygusal bir gezi. Sağda solda her liderin hakkında konuşulduğu gibi konuşanlar da vardır. Ama bana göre, şu kadarını söylemeye kendimi mecbur his ediyorum. Yüz tane hatası olsa “Kulşerif” camisini yıkıldığı yerde inşa ettirmesi, hepsini af ettirir. Kendisine ve sevdiklerine uzun ömürler dileyip evden çıktık.

    Köyde iki adet hatta eski, kullanılmayanla birlikte üç adet cami var. Ziyaretten sonra yemek hazırmış. Tatarların bir sözü var; “Belişnin tibi, munçanın sunnı” diye. Belişin ( etli içle fırında pişirilmiş tepsi büyüklüğünde Tatar Milli Yemeği) tibini aşadım.(altı daha lezzetli olur.Yedim ) Munçanın sunı (Tatar hamamına en son giren rahat eder) ise köylerime kaldı.

    Buradan da savbullaşıp ayrıldık. İstikamet Köylerim.

    Ahmet Şahin


    (NOT: Elbette ben edebiyatçı veya yazar değilim. Serbest bir hatıra yazısı oluşturmaya çalıştım. Okuyucularımın bunu göz önünde bulundurmasını, imla ve anlatım bozukluklarını hoş görmelerini diliyorum. Ama uyaran olursa düzeltmeye çalışacağımı bilmenizi isterim. )

    Yorumlar : (9)

Tüm Başlıkları Aç / Başlıkları incele   Arşiv