Forum Başlıkları  

12-07 12:37 ZİYARETÇİ DEFTERİ > Yeni Fotolar (1)
11-03 12:19 ZİYARETÇİ DEFTERİ > Uyarı (1)
11-25 15:25 ZİYARETÇİ DEFTERİ > Bayram (1)
09-26 08:11 ZİYARETÇİ DEFTERİ > GELENEKSEL SÖYEMBİKE VE 1552 KAZAN ŞE... (1)
09-19 20:22 ZİYARETÇİ DEFTERİ > BAYRAM (1)

  Yeni Eklenenler  

Köyümüzden Manzaralar > Köyümüz- Temmuz 2014 (2014-12-07)
Köyümüzden Manzaralar > Köyümüzün Baharda Görünümü (Mayıs... (2014-01-27)
Köylüler: Video - MP3 > Uraldaki Köylülerimiz (2009-02-17)
Makaleler > Qazannï saklauçïlarga jaki jök ta... (2008-07-31)
Makaleler > Törkiye: şeherler hem şehesler (2008-06-27)

   Yeni Linkler:  

   Son Yorumlar  

Haber #114 (nurahmet, 02-13)
Haber #112 (nurettin, 05-22)
Haber #112 (nurahmet, 01-28)
Haber #112 (nevzat demircan, 01-24)
Haber #112 (cantalip, 01-24)
Haber #110 (cantalip, 10-30)
Haber #111 (cantalip, 10-30)
Sayfa #77 (cengizhan.1965, 12-29)
Haber #103 (cengizhan.1965, 06-22)
Haber #97 (İsmet, 04-19)

   Anketler  

Yok


  • İDİL-URAL ARAŞTIRMALARI SEMPOZYUMU BİLDİRİ ÖZETLERİ
    Haberler   by admin

     

    Kültür Araştırmaları Derneği ve Kütahya Belediye Başkanlığı tarafından, Dünya Tatarlar Birliği ile Kütahya Kazan Kültür Derneği'nin işbirliğiyle, 11-12 Kasım 2006 tarihlerinde Kütahya Belediye Binası'nda uluslararası “İdil-Ural Araştırmaları Sempozyumu” düzenlendi. Kütahyalı hemşerilerimizi ve emeği geçen herkesi böylesine büyük bir proram hazırladıkları için kendilerine teşekkür ediyoruz. Sempozyumda yapılan bildiri özetleri aşağıdadır.


    İDİL-URAL’DA İSLÂMİYET ve TASAVVUF
    Fazıl Agiş

    İdil-Ural bölgesi Hazarların hüküm sürdüğü dönemlerden Müslüman tüccar ve misyonerlerinin yöre halkı ile ilişkileri ile İslâm dinine tanış oldular. Önceleri Hazar Kağanlı'na bağlı olup, daha sonra 922'de İslâm dinini devletine resmî din kabul eden Bolgar padişahı Almas Silki (Ca'fer bin Abdullah) adını alır ve resmî olarak ilk Müslüman Türk devleti ortaya çıkar. Burtaslar da bu dini seçmişlerdir.

    Cengiz Han istilasından sonra, bu bölge Cuçi Ulusu'na verilir. Müslüman olmayan Batu, Bolgar Padişahlığı'na son verir. Batu'nun kardeşi Berke ise İslâmiyet'i resmî din seçer. Bolgar ili, Deşti Kıpçak (Kıpçak Bozkırı), Kafkasya, Hazar, Harezm bölgeleri, Balkanlar, Macaristan ile Orta Avrupa bölgeleri Cuçi Ulusu'na daha sonra "Ordayı Muazzam" resmî adını alan Altın-Orda Devleti yönetimine geçer. Bu devletin başkenti Saray şehridir. Ahaliye Cengiz Devletine tabi olmaktan dolayı Tatar dendi. Bölgede Hanefîlikten başka, Şafiî ve Malikî mezhebine ait camiler, mutasavvıflara aik hankâhlar görülmektedir. Bolgar kabir taşları da bu konuda gerekli bilgiler için ip uçları durumundadır. Bu yöreye Arap ülkelerinden Peygamber neslinden gelen seyyidlerin de yerleştiği görülmektedir. Meşhur Kul Şerif bu neslin örneklerinden biridir.

    Timir Kutlug, Tarhanlık Yarlığı'nda Sufilere protokolda yeralmakta kazanınılmış hakları var. Diğer yarlıklar ve bitiklerde de mollalar, müftiler, kadılar, müderrislerin yanısıra sûfî, işan, şeyhlerin protokolda yer aldıklar görülmektedir. Yesevîlik bu bölgede yaygın tarikat olup, daha sonra yerini Nakşibendîliğe bırakır. XVII.yy.şâiri Mevlâ kulu'nun, Sufî Allahyâr’ın, Ümmi Kemal’in hatta Birgivî Mehmed’in eserleri burada oldukça yaygındır. Ümmi Kemal, Mevlid’iyle Bursalı Süleyman Çelebi sadece Osmanlı Türkü edebiyatı temsilcisi değil, Tatar, Başkurt halklarının da ortak şâiridir. Kazan Hanlığı döneminde yaşamış Muhammedyâr, Kul Şerîf, Abdî gibi şair ve ediplerde de tasavvuf, kendini göstermektedir. Kazan ve Astarhan Hanlıkları Rus Çarlığı tarafından yıkılınca, Müslüman olan Tatarları zorla Hıristiyanlaştırma politikası güdüldü. Hıristiyanlaşanlara "Kreşin" dendi. Müslüman kalanlar ise Kazan birçok zor şartlar altında, Buhara medreselerinde yetişen Nakşî mollaların dinî eğitimleriyle son zamanlara kadar varlıklarını sürdürdüler. Matbua, bilime dayalı değil, hurafe ve masal içerikli dinî kitapların basımına izin veriyordu. Kütüphaneler gerekli ve ciddî dinî eserler yerine basit ve dinî bilgileri yanıltıcı kitaplarla dolu olması bu durumu göstermektedir. Cedidçilik, Meşrutiyet derken Sovyetler döneminde de dinî hayat baskı altında olmakla beraber varlığını bir şekilde sürdürebilmiştir.



    Ali Ahmetbeyoğlu

    KUBRAT HAN ve BÜYÜK BULGAR DEVLETİ'NİN KURULUŞU

    Büyük(Magna)Bulgar Devleti'nin Kurucusu ve Dulo sülalesine mensup olan Kubrat'ın çocukluk, gençlik yılları hakkında malumat bulunmamaktadır. Hun-Bulgar beyi dayısının yanında yetiştiği tahmin edilen Kubrat,Göktürkler ile Avarlara tabi olarak yaşayan Karadeniz ve kuzey Kafkasya'daki Bulgarları biraraya getirip bir devlet çatısı altında birleştirmiştir.

    Azak Denizi'nin kuzeyindeki saha merkez olmak üzere Dnyeper bölgesinde Büyük Bulgar Devleti'ni kurmuş ve sınırlarını doğuda Don, batıda ise Bug Nehri'ne kadar genişletmiş ve Han ünvanı almıştır('635).Akabinde İstanbul'a elçi göndererek Bizans İmparatoru Herakleios'la anlaşma imzalamıştır. Herakleios ise Büyük Bulgar Devleti'nin varlığını kabul etmiş ve Kubrat Han'a Patrik ünvanı vermiştir. 641 yılında hazarlarla savaştığı anlaşılan ve yaptıkları hakkında fazla malumat sahibi olunamayan Kubrat Han 665 senesinde vefat etmiştir. Büyük Bulgar Devleti de kurucusundan sonra uzun sürmemiş ve Kubrat'ın oğulları arasındaki çekişmeler neticesinde parçalanmaya başlamıştır. Kubrat Han'dan günümüze Ukrayna'da ele geçirilen hazineden başka birşey kalmamıştır.



    Alper Alp

    MİR İSLAMA'DA 20. YÜZYIL BAŞINDA İDİL-URAL'DA MEKTEP VE MEDRESE MESELELERİ

    “Mir İslama (İslam Dünyası)” adlı dergi Rusya’da İslam araştırmaları sahasında yayınlanan ilk dergidir. Rusya İmparatorluk Doğu Araştırmaları Topluluğunun yayın organıdır.1912-1914 yılları arasında Petersburg’da çıkan bu derginin redaktörlüğünü V.Barthold ve D.Pozdneyev birlikte yürütmüşlerdir.

    Mir İslama ismine uygun olarak dönemin Osmanlı Devleti, İran, Hindistan, gibi İslam ülkelerindeki siyasi, sosyal, kültürel ve dini akımlara sayfalarında geniş yer ayırırmış, dergide Rusya Türkleri arasındaki kültür ve eğitim hareketleri ile ilgili gazete haberleri, yorumlar ve makaleler yayınlanmıştır.

    İdil-Ural bölgesindeki mektep medrese meselesi de Mir İslama’nın üzerinde durduğu konulardan biridir. Dergide yayınlanan makalelerde Rusya Türklerinin Rus okullarına yaklaşımı, usul-i cedit okulları ile kadimci okullar arasındaki münasebetler, ceditçilerin ve kadimcilerin eğitim konusundaki görüşleri Tatar gazete ve dergilerinden derlenerek ortaya konulmuştur. Bütün bu konularda bilgiler verilirken yapılan değerlendirmeler Rus aydınlarının Rusya Türkleri arasındaki mektep medrese meselesine yaklaşımlarını göstermesi açısından önemlidir. Bu tebliğde bir Rus yayın organı olarak “Mir islama”nın mektep medrese meselesindeki değerlendirmeleri üzerinde durulacaktır.



    Gülhan Atnur

    ABDULLAH TUKAY’IN ŞİİRLERİNDE MASAL UNSURLARI

    Folklor ‘bilim’ olarak kabul edildiği dönemden itibaren toplumların üzerinde önemle durdukları ve inceleme yaptıkları alanlardan biridir. O, gelecek nesilleri yetiştirme, kültürü yayma ve benimsetme gibi fonksiyonları nedeniyle sadece derlenip yayımlanmamış, aynı zamanda diğer alanlara da- roman, şiir, resim, müzik, mimari, eğitim vb.- malzeme vermiştir.

    Şiir alanında Türkiye’de ve Türk Dünyasında halk biliminin önemini fark edip eserler veren birçok şair vardır. Bunlardan biri de 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başında Tatar fikir ve sanat dünyasında yetişen Abdullah Tukay’dır. O, şiirlerinde, genç kuşaklara ulaşmak ve onlara fikirlerini yaymak için halk hikayesi, efsane, deyim, atasözü, tekerleme vb. folklor ürünlerini kullanmaktan çekinmemiştir. Tukay’ın şiirlerinde önemli yer tutan halk edebiyatı unsurlardan biri de masallardır. O gerek kendi kültüründen gerekse diğer kültürlerden (özellikle Rus) aldığı masalların ve masal motiflerini şiirleştirmiştir. Tukay, Şüreli, Su Anası, Tilki ile Üzüm, Şeyh ile Eşek, Keçi ile Teke, Kel vb. birçok masalı halk edebiyatının toplumlar üzerindeki faydasını da dikkate alarak işlemiştir.

    Bu bildiride Abdullah Tukay’ın halk bilimiyle ilgili fikirleri, onun şiirlerinde masalları kullanış biçimi ve vermek istediği mesajlar ile Türk şiir dünyasına yaptığı katkı incelenmeye çalışılacaktır.




    Gülnisa Aynakulova

    KIRGIZİSTAN’DA CEDİT OKULLARI ve FAALİYETLERİ

    V. V. Bartold’un çok doğru olarak belirttiği gibi ortaçağlarda İdil boyu’na medeniyet Buhara ve Hive’den ihraç ediliyorsa, XIX. yüzyılda Avrupa kültürüyle daha önce tanışmış olan İdil Tatarları Türkistan’lı din ve soy kardeşlerinin kültür maarifçileri olma görevini üstlenmişlerdir.

    Ceditçilik olarak adlandırılan reformcu hareket işte bu Tatar çevresinde doğmuş ve buradan yayılmıştır. Müslüman hayat tarzını değiştirmek, iyileştirmek üzere ortaya çıkmış olan bu reformcular ilk hedefleri olarak okulları; mektep ve medreseleri seçmişlerdir. Ceditçiler ders programları çerçevesinde dini dersler haricinde dünyevi bilimlerin de öğretilmesini amaçlamışlardır. Çok kısa bir zaman sonra Usul-i Cedit mektepleri Kırgızistan da dahil olmak üzere bütün Türkistan’da geniş bir şekilde rağbet görmeye başlamıştır.

    Kırgızistan’da Usul-i Cedit mektepleri ilk olarak XX. yüzyılın başında yayılmaya başlamıştır. Mesela, 1901-1902 yılından itibaren Prjevalsk’ta üç, Pişpek’te iki ve Tokmok’ta bir mektep yeni öğretim usulüne geçmiş bulunmaktaydı. Söz konusu mektep ve medreselerde Kazan, Ufa, Orenburg, Astrahan gibi Tatar Usul-i Cedit okullarında eğitim görmüş Tatar öğretmenler çalışmaktaydı. Ve en önemlisi, eğer ilk başta bu mekteplerde Tatar öğretmenler ders veriyorsa belli bir dönem sonra Çong-Kemin, Koçkor ve daha da ileride- Tanrı Dağlarının iç bölgelerinde bulunan Isık-Göl, Kurtka bölgelerinde de yeni usul mektepler açılmaya başlamış ve burada artık, vaktiyle Ufa, Kazan medreselerinde, sözünü ettiğimiz Pişpek, Prjevalsk, Tokmok şehirlerinde usul-i cedit okullarında eğitim görmüş Kırgız öğretmenler çalışmaya başlamıştır. Kırgızca ders kitapları olmadığı için Kırgız çocuklar ana dillerine çok yakın olan Tatar dilinde yazılmış ders kitaplarıyla eğitim görmüşlerdir. Tatar ders kitaplarında sadece milli klasiklerin eserleri bulunmayıp, aynı zamanda Rus ve yabancı yazarların masal ve çocuk hikayelerinin tercümeleri de yer almaktaydı. Mesela, Kayum Nasıri, Taip Yahin’in hazırladıkları ders kitapları ile Tanrı Dağlı öğrenciler A. S. Puşkin’in, İ. A. Krılov’un, M. Ye. Saltıkov-Şedrin’in masal ve şiirleri, L.N. Tolstoy’un.. vs. çocuk hikayeleri ile tanışıyorlardı.

    XIX. yüzyılın sonu ve özellikle XX. yüzyılın başından itibaren Kazan, Orenburg, Ufa, Astrahan gibi Tatar Usul-i Cedit medreselerinde eğitim almayı arzulayan Orta Asyalı gençlerin sayısı oldukça artmaya başlamıştır. Ufa’da bulunan Galiya medresesinde eğitim görmüş insanlar arasında O. Sıdıkov, İ. Arabayev, H. Sarsekeyev, K. Şabdanov…vs gibi Kırgızistan’ın belli başlı isimleri bulunmaktadır. İ. Arabayev daha Galiya medresesinin öğrencisi iken ilk Kırgız alfabe kitabını yazmış ve bunu Ufa’nın “Şark” matbaasında yayınlatmıştır. Moldo Kılıç’ın şiirleri, O. Sıdıkov’un ilk tarihi eserleri işte burada dünyaya gelmiştir.

    Bu bildiride, Kırgızistan’daki cedit okulları, okulların ders programları, faaliyetleri, Tatar-Kırgız cedit toplumları, faaliyetleri ve bunların XIX. yüzyılın sonu XX. yüzyılın başında Kırgızistan’da siyasal ve sosyal fikrin yetişmesine, milli şuurun uyanışına, ilk Kırgız maarifçilerinin oluşumuna etkisi gibi konular ele alınacaktır.



    Zülfikar Bayraktar - Ahmet Saçkesen

    KAZAN SAHASI NASREDDİN HOCA FIKRALARI

    Yüzyıllardır mizahımızın altın kişisi olan Nasreddin Hoca'nın fıkraları Doğu Türkistan'dan Macaristan'a, Güney Sibirya'dan Kuzey Afrika'ya kadar uzanan geniş bir coğrafya içinde anlatılır; yayımlanır. Kimi halklar Hoca'yı kendilerine mal etmişlerdir. Sonradan ortaya konulan birçok fıkra da ona bağlanmış: Hoca'dan tarihi kişiliğinden bağımsız yaratılar ''Nasreddin Hoca fıkraları'' arasına katılmış, her çağda yenileri eklenerek günümüze gelmiştir. Başka deyişle, Hoca'yı ve fıkraları 13. yüzyıl Anadolu halkı yaratmaya başlamış, yaratma süresi çağlar boyu sürmüştür. O kadar ki, Hoca, dünyada ölümünden önce de sonra da yaşatılan tek kişi olmuştur. Bugün Nasreddin Hoca, Türk halkını simgeleyen ölümsüz bir kişiliktir artık.

    Biz bu bildirimizde, Kazan sahası Nasreddin Hoca Fıkraları üzerinde durarak tüm Türk dünyasındaki Nasreddin Hoca tipine dikkat çekmeye çalışacağız.




    Çulpan Zaripova Çetin

    TATAR ŞİĞRİYÄTENDÄ SÖYEMBİKÄ HÄM SÖYEMBİKÄ MANARASI OBRAZLARI

    Faciğäle tarixnıñ telsez şahide Söyembikä manarası barı tik Tatarlarnıñ başqalası Qazan şähäreneñ tügel, böten tatar milläteneñ kürkäm simwolına äylände. Qazannı Söyembikä manarasınnan başqa küz aldına kiterü mömkin bulmağan kebek, bu manaranı kürmägän yäisä işetmägän, ä inde işetep tä kürergä telämägän ber genä tatar da yuqtır, möğäyen. Söyembikä, tatarlarnıñ yörägendä häm xäterendä ğasırlar buyı moñlı ber cır bulıp yäşärgä däwam itä...

    Söyembikäneñ şäxese Qazan xanlığı cimerelgännän soñğı däwerlärdä tatar taríxında anıñ isemen yörtkän manara belän berböten bulıp qarala başlıy. Tol qalıp, sabıy bala belän bergä äsir cibärelgän, ä inde soñınnan balasınnan da ayırılğan xanbikäne millät anası däräcäsenä kütärep, anıñ ayanıçlı yazmışınıñ ezlären watanında qalğan berdänber istälektän – Söyembikä manarasınnan ezlärgä tırıştılar. Söyembikä xanbikäneñ yazmışın manara belän berböten itep qaraw tatar şiğriyätendä XX yöz başında küzätelä başlıy Häm monıñ iñ matur ürnäge – Mäcit Ğafuríneñ «Söyembikä manarası» isemle şiğireder, möğäyen.

    Söyembikä obrazı belän bäyle şiğirlärdä Söyembikä manarası belän bäyle riwäyätlär dä urın ala. «Şağiränä yalğan» riwäyätlär şağirlärgä ozaq yıllar däwamında ilham çığanağı bulıp qala. Söyembikäneñ çınlıqtağı kebek äsir kitüe tügel dä, ä bälki ğäziz xalqın, watanın taşlap kitüne kütärä almıyça manaradan sikerüe şağir küñelen üzeneñ faciğälelege, fidailege belän teträtä. Räzil Wäliev, Zölfät şiğirläre moña dälil bulıp tora.

    Ütkän ğasırnıñ azağında. Ä.Räşit, İ.Yüziev, R.Fäyzullin, G.Afzal, Zölfät, G.Zäynaşewa, M. Äğläm, N.Safína H.b. tarafınnan yazılğan şiğirlärdä isä Söyembikä häm Söyembikä manarası obrazları tabiği bularaq tatar milli xäräkäte üseşe belän bäyle qarala. Tatar milläteneñ tarixında faciğälelege belän ayırım urın alıp torğan Qazan xanlığınıñ alınu waqiğaların yañartıp, çordaş tatar şağirläre kiläçäk buınnarnı tarixtan ğibrät alırğa çaqıralar.




    Hasan Demiroğlu

    ENVER Z. ZAKİROV'UN ANLATIMIYLA II. DÜNYA SAVAŞI SIRASI ve SONRASINDA RUSYA TÜRKLERİNİN HAYAT KAVGASI

    Birinci Dünya savaşı sonrasında Avrupa'da tam olarak sona ermeyen karşılıklı çekişmeler, 1930'lu yıllara gelindiğinde ekonomik bunalım ile beraber dünya siyasetinde yeni bir takım sorunları da beraberinde getiriyordu. 1930'lu yılların ortasından sonuna doğru hemen hemen bütün devletler yeni bir dünya savaşının yaklaşmakta olduğunun farkındaydı. 1 Eylül 1939 tarihinde Alman ordularının Polanya'yı işgali neticesinde başlayan savaş 6 uzun yıl kıta Avrupasını tahrip etti.

    Rusya önceleri bu savaşa tarafsız kalsa da gelişen olayların sonucunda 1941 tarihinde savaşa girdi. Rusya'nın savaşa girmesi ile savaşın yayıldığı alan hemen hemen bütün dünyayı sarmış oldu. Türkiye'de aynı Rusya gibi savaşa ilk başlarda tarafsız kalanlardandı. Türkiye savaşın bitimine yakın savaşa iştirak etse de, herhangi bir cephe de savaşmamıştır. Ancak şurası bir gerçektir ki; II. Dünya Savaşında hiçbir cephede herhangi bir Türk savaşmamıştır diyemeyiz. Dönem itibariyle Sovyetler Birliği'nin hakimiyeti altında olan bir çok Türk bölgesinden savaşa katılan Türklerin olduğunu biliyoruz.

    Tebliğimizde bu Türklerden birisi olan Kazan Tatarlarından Enver Z. Zakirov'un II. Dünya Savaşı yıllarında yaşadığı olayları sizlere aktarmaya çalışacağız. Zakirov 1921'de Kazan'da doğdu. Henüz 20 yaşını doldurmamıştı ki alınan seferberlik kararı sonucu Sovyet ordusuna katıldı. Önce geri hizmette daha sonra ise hem Ukrayna hem de Polonya'da savaştı. Savaş sonrası Stalin'in emri gereği Orta Asya'ya gönderilenlerin arasında yer alan Zakirov, Taşkent'te iki yıl yaşadı. Daha sonra ise doğduğu topraklara Kazan'a geri döndü. Zakirov halen Kazan'da Moskovskiy İlçesinin Aydarova semtinde ikamet etmektedir.




    Ömer Durşen

    BUDUNDAN ULUSA TATARLAR

    Çalışmamız Tatar ulusal kimliğinin oluşum sürecini incelemeye yöneliktir. Bu inceleme ile birlikte uluslaşma sürecinin kavramsal boyutundan yola çıkılarak nasıl bir kimlik üzerine yoğunlaşıldığı ve bu kimliğin hangi değerlerle oluşturulduğu sorgulanmıştır. Özellikle Tataristan Özerk Cumhuriyeti’nin özelinde yapılan bu incelemede Çuvaş, Başkurt ve Kırım Tatarları da “Tatar kimliği” dahilinde ele alınmaya çalışılmıştır. Tatar kelimesinin etimolojisi, tarihi, Tatarların bulunduğu coğrafyanın özellikleri, uluslaşma sürecinde dinin ve dilin fonksiyonları incelenerek mevcut Tatar diasporası ve Özerk Cumhuriyetlerin durumu ile birlikte kapsamlı bir ulus analizi yapılmaya çalışılmıştır.

    Çalışmadan elde edilen veriler doğrultusunda Tatarların uluslaşma sürecindeki konumları saptanmaya çalışılmıştır. Mevcut özerk cumhuriyetlerin Rusya Federasyonu ile ilişkileri değerlendirilip, ayrılıkçı bir Tatar hareketinin ortaya çıkma ihtimali sunulmaya çalışılmıştır. Sonuç olarak Tatarların toplumsal olarak benimsedikleri “Türk” ve “Tatar” kimliği ikileminden doğan sonuçlar yansıtılmış, özerk cumhuriyetler tarafından benimsenmiş hedeflerin, Tatar kimliği ve Tatarların uluslaşma süreciyle olan bağlantılarının analizi ortaya konulmuştur.



    Özcan Erdoğan

    TATARİSTAN STRATEJİK SANAYİ SEKTÖRLERİNDE ÜSTDÜZEY YÖNETİCİ OLARAK TATARLARIN KONUMU

    Giriş:
    Bu konuda Tataristan’a önem kazandıran coğrafi konumu ele alınacaktır.

    Strateji Kavramı:
    Burada strateji ve stratejik önem kavramları ele alınacaktır.

    Sanayi ve Sanayileşme Kavramı:
    Bu konuda sanayi ve sanayileşme kavramı ele alınacaktır.

    Stratejik Sanayi Sektörleri:
    Burada stratejik sanayi sektörleri ele alınacak ve Tataristan’daki stratejik sanayi sektörleri incelenecektir.

    Yöneticilik ve Üstdüzey Yöneticilik Kavramları:
    Bu konuda yöneticilik ve üstdüzey yöneticilik kavramları ele alınacaktır. Uzun süre işgal altında olan ülkelerde üstdüzey yöneticilerin seçiminde aranan özellikler ele alınacaktır.

    Tataristan’da Stratejik Sanayi Sektörlerinde Tatar Üstdüzey Yöneticilerinin Konumu:
    Burada Tataristan’daki stratejik sanayi sektörlerinde Tatar üstdüzey yöneticilerin konumu ele alınacaktır.

    Sonuç:
    Bu konuda, Tataristan’daki stratejik sanayi sektörlerine Tatar üstdüzey yöneticilerin getirilmesi sorununun halledilmesi için yapılması gerekenler ele alınacaktır.


    Kutluay Erk

    TATAR DİLBİLİMCİSİ E. R. TENİŞEV: HAYATI ve ESERLERİ ÜZERİNE BİR DENEME

    2005 yılı içinde yitirdiğimiz Edhem Rahimoviç Tenişev, Sovyet Türkoloji ekolünün ve sonra Rus Türkolojisinin en önde gelen bir bilim adamı olarak ülkemizde ve dünya çapında tanınmış Tatar asıllı bir kişidir. 20. yy. boyunca Sovyet-Rus Türkolojisine yön veren, Türkolojinin akademik bir disiplin olarak gelişmesi yolunda, yazdığı kitaplar, yüzlerce makale ve çeşitli Türk ülkelerinden yetiştirdiği yüzlerce öğrenci ile Türkoloji tarihinde haklı bir şöhret edinmiştir. Çin Halk Cumhuriyeti’nde yaşayan küçük Türk boyu Salarlar’dan bütün Türk lehçelerinin karşılaştırmalı grameri projesine kadar Türk dilbilimi alanında değerli ve kapsamlı birçok eser veren E. R. Tenişev, ayrıca öğrenim için Türk Cumhuriyetlerinin ve bölgelerinin çeşitli şehirlerinden Moskova’ya giden genç araştırmacıların titiz ve sevecen hocası olarak Türkoloji biliminin sosyolojik tarihi bakımından da ele alınması gereken bir kişidir. Penza Tatarları arasından çıkıp çok uluslu Sovyetler Birliği ve Rusya Federasyonu’nun Bilimler Akedemisinde en yüksek akademik noktalara kadar çıkan Tenişev, daha soğuk savaş döneminde gelişmeye başlayan Türk-Sovyet bilim ilişkilerinde, Sovyet-Türk Türkologlar Komitesinin oluşumunda ve devamında çok değerli katkılarda bulunmuştur.

    Bildiride, Soğuk Savaş’ın gerdiği demir perdeye rağmen Türkiye ve İdil boyu arasında akademik ve kültürel temaslara kendi varlığı ve bilimsel eserleri ile katkıda bulunan E. R. Tenişev’in hayatı ve bilimsel üretimleri, özellikle hakkında çıkmış olan Rusça ve Tatarca kaynaklara dayanarak tanıtılıp değerlendirilecektir.




    Kemal Gurulkan

    OSMANLI BELGELERİNDE KAZAN

    T.C. Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı bünyesinde Kasım 2004 tarihinde oluşturulan Kafkasya ve Türkistan Araştırmaları Grubu'nda görev yapmaktayım. Grubumuz şu ana kadar Osmanlı-Türkistan Münasebetleri, Osmanlı Belgelerinde Kazan ve Osmanlı Belgelerinde Kırım Savaşı (1853-1856) isimli çalışmaları ikmâl etmiştir.

    Osmanlı Belgelerinde Kazan isimli çalışmayı Kazan Şehri'nin kuruluşunun 1000. yılına ithâf ettik.

    Kazan Türkleri ile Osmanlı Devleti arasındaki ilişkileri 16. yüzyıldan 20. yüzyılın yirmili yıllarına kadar olan zaman aralığında 109 konu başlığında yaklaşık 240 belge diplomasi, siyaset ve askeriye, muhacirler ve iskân, muhacirler ve sosyo-ekonomik hayat, eğitim-öğretim, tayin, taltifat ve vatandaşlık hukuku ve kendi içlerinde kronolojik bir sıra takip etmiştir. Kitap, 2006 yılında Tataristan Devlet Arşivleri tarafından Tatarca ve Rusça'ya çevrilmeye başlanmıştır.

    Osmanlı Devleti ile Kazan Türkleri arasındaki ilişkiler Kazan'ın Rus egemenliğine girmesiyle sona ermemiştir. Osmanlı Devleti, Rus baskısı nedeni ile yurtlarını terk etmek durumunda kalan Kazan Türkleri'ne elindeki imkânları seferber ederek kucak açmış, karşılaştıkları her türlü problemi devletin şanına yakışır biçimde çözme yoluna gitmiştir. Kazan Türkleri de tarihte Osmanlı Devleti'nin kendilerine yeterli siyasi ve askeri desteği verememiş olmasına karşılık I. Dünya savaşı sonunda İstanbul ve Boğazların işgali düşüncesine şiddetle karşı çıkarak Türkiye aralarında mevcut milli ve dini bağlarının gücüne ve önemine dikkat çekmişlerdir.

    Tebliğimizde tarih boyunca devam etmiş ve halen sıcaklığını taşıyan bu münasebetlere dair Osmanlı Arşiv belgelerine yansıyan satırlara bir kez daha dikkat çekerek, bölge üzerine araştırma yapacak araştırmacılar için Türk arşivlerinin önemini bir kez daha vurgulamaktır.


    Arife Gülsün

    AYAZ İSHAKİ’NİN İKÉ YÖZ YILDAN SOÑ İNKIRAZ ROMANINDA SÖZ VARLIĞI

    Tatar Edebiyatı’nın en büyük romancısı olarak kabul edilen Ayaz İshaki 20. yüzyıl Tatar fikir ve siyaset tarihine de yön vermiş olmakla çok büyük önem taşır. Ömrünün son dönemini ülkemizde geçiren ve İstanbul’da vefat eden, tarihi İdil-Ural ülkesinin 20. yüzyıl başında tasarlanması ve Türkiye-İdil boyu kültürel ilişkileri bakımından bambaşka bir yere sahip olan İshaki aynı zamanda çok güçlü bir edebi kalemdir.
    Bildiride İshaki’nin İké Yöz Yıldan Soñ İnkıraz romanının söz varlığı bilgisayar ortamında biriktirilen metnine dayanarak ele alınacak ve yazarın dili bu eserinin kesitinde değerlendirilecektir.


    Mustafa Gültekin

    TATAR FOLKLORUNUN DERLENMESİNDE BİR ÖNCÜ İSİM: GABOR BALİNT VE TATAR FOLKLORU DERLEMELERİ

    Tatar folklorunu derleme çalışmaları, 19. yüzyılda başlamıştır. Bu çalışmaların büyük bir kısmı, dil incelemelerine malzeme teşkil edecek metinlerim toplanması amacına yöneliktir. Dönemin şartları göz önüne alındığında gerekli teknolojik aletler bulunmamasına rağmen, oldukça önemli malzemenin derlenmiş olduğu görülmektedir.

    Tatar dili ile ilgili ilk derlemecilerden biri olan Gabor Balint, 1871 yılında Tatarlardan çok sayıda metin derlemiş ve bu metinleri dil bakımından inceleyip, 1875’te Budapeşte’de yayınlamıştır. Günümüzde Tatar folkloru ile ilgili araştırmalarda Gabor Balint’in derlemelerinin önemli bir yeri vardır. Gabor Balint’in derlemeleri arasında, ilk sırayı masallar (ekiyetler) almaktadır. Bu yayında 34 Tatar masalına yer verilmiştir. Gabor Balint’in derlemeleri, A. Berta tarafından Almanca tercümeleriyle birlikte Macaristan’da 1988’de tekrar yayınlanmıştır. Bu metinler, Tatar kültüründe meydana gelen değişmelerin erken dönemden itibaren takip edilebilmesine imkan sağlaması bakımından da önemlidir.

    Bildirimizde Macar bilim adamı Gabor Balint hakkında kısaca bilgi verildikten sonra, onun derlemelerinin Tatar folkloru araştırmalarındaki yeri ve önemi üzerinde durulacak; günümüz folklor kuramları ve derleme sırasında kaydedilmesi gereken unsurlar göz önünde bulundurularak söz konusu derlemeler değerlendirilecektir.





    Abdullah Gündoğdu

    KAZAN’DA CEDİTÇİLİĞE MUHALEFET

    Türk çağdaşlaşması içerisinde Kazan’ın çok özel bir yeri vardır. Hatta, İstanbul ve Baku ile birlikte Türk aydınlanmasının üç romantik merkezinden bir de Kazan’dır. Abdünnasır Kursavi, Şehabeddin Mercani, İbrahim Halfin, Hüseyin Feyizhani, Kayyum Nasıri gibi çok güçlü temsilcilerle temsil edilen Kazan Ceditçiliği, karşısında ciddi bir muhalefet de bulmuştur. Bunlardan biri Halil Abul-Hanif’in Kazan Urnek Matbaası çevresinde yayın yapan Kadimcilerdir. “Usul-ı Cedidge Karşı Birinçi Adum” adını taşıyan risalesi bu tartışmaların seyrini anlamak bakımından önemlidir. Yazar, eserinin mukaddimesinde kendi muhalefet gerekçesini şöyle açıklar:


    MUKADİMME
    Usul-u Cedidege karşı birinci adum” mecnu’asına kozgatulacak ve meydan-ı muhâkemeye koyulacak mes’eleler özeleriñ ehimiyetlileri üstüne bik kiñ bik zor bulduklarını itibarga alub bir niçe ebdeşlerimden bu doğruda makaleler yazuvlarını ötenmiş idim. Başka ebdeşlerimniñ üstlerine aldıkları makalelerii be temâm itüvlerini kütmiçe ‘Usul-ı cedide karşı birinci adum’ mucmuasınıñ birinci cüz’inde ebdeşim Adolf efendiniñ “Usul-u Cedide umumi bir nazar” nâm makalesini gene derc edüb çiğaraturganı muvâfık kördüm. Dimek kilecek cüz’lerinde başka ibdeşlerimiñ de makalelerniñ derc idilüvi ümit idüledir.

    1191 sene ağustos 22”

    Kazan Ceditçiliğini anlamak, bu yolla Türk çağdaşlaşması ve aydınlanmasını anlamak için buna karşı oluşan muhalefeti tanımak gerekecektir. Bu tebliğimizde, Kazan’da Ceditçiliğe karşı oluşan muhalefeti ve onların düşünce dünyalarını anlatmaya çalışacağız.



    Sinan Güzel

    TATAR ŞAİRİ RAVİL FEYZULLİN’İN “YÄŞLEK DÄFTÄRE”NDE SÖZ VARLIĞI

    1943 yılında Tataristan’da doğan Ravil Feyzullin özellikle felsefî ve derin anlamlı şiirleri ile çağdaş Tatar Edebiyatının en önde gelen şairlerinden birisidir. R. Feyzullin 20. yüzyılın çok büyük bir kısmını kaplayan Sovyet rejiminin en etkili olduğu yıllarda çocukluğunu ve gençliğini geçirmiş ama olgunluk çağında da 90’lı yıllarda başlayan Tataristan’ın özgürleşme (suvernitet) iddiasının ve millî kimlik arayışlarının da tanığı olmuştur. Onun 1992 yılında yayımlanan Saylanma Eserler -iké tomda- kitabı içindeki Yeşlék Defterénnen başlıklı şiirleri tam da bu söz ettiğimiz gençlik çağının edebiyat üretimleri olarak ilgi çekicidir.

    Bildiride bilgisayar ortamında biriktirilen bu şiirlerin söz varlığı üzerinde tematik ve leksikolojik bir deneme yapılacaktır.




    Ramil Hüsnüllin

    NEKIY ISENBET: HAYATI VE HALKBİLİMİ ÇALIŞMALARI

    Nekıy Isenbet (1899-1992), Tatar halkının ve tüm Türk dünyasının gururudur. O, daha hayattayken, adının ebediyen unutulmamasını saglamış bir yazar ve bilim adamıdır. Yıllar geçince, onun tarihimizdeki yeri daha derinden açıklanmaya ve görünmeye başlayacaktır, çünkü o halkına inanılmaz zengin bir miras bırakmıştır. Onun edebi faalyeti 80 yıla yakın bir zaman dilimini içine almaktadır. O, 2 ciltlik şiir, 30’dan fazla piyes, çocuklar icin çok sayıda şiir ve masalları, başka eserleri yazmıştır. Ünlü “İdegey” destanını da halkın kendisine tekrar kazandırma işinde en çok Nekıy Isenbet faaliyet göstermiştir. Onun hazırlayıp yayınladığı “Tatar Halık Mekalleri” (“Tatar Atasözleri”) adındaki 3 ciltlik çalışması, bilimsel işlenişi bakımından sadece Tatarlar’ın değil, tüm Türk Dünyasının en değerli çalışmalarındandır. Bilim adamı, Tatar edebiyatı ve kültürü tarihi, Tatar dili, ayrıca onun leksikolojisi (sözcük bilimi) ile alakalı çok sayıda çalışmalarını yazmıştır, edebi çeviri alanında da verimli çalışmıştır.

    Çok geniş kapsamlı çalışan yetenekli yazara “Tataristan’ın Halk Yazarı” ünvanı verilmiş, ayrıca Gabdulla Tukay adındaki Devlet Armağanı, Lenin, Kızıl Bayrak ve Halklar Dostluğu adlarındaki devlet nişanları ile ödüllendirilmiştir. Uluğ yazarın, kültürümüzün bir hazinesine dönüşmüş, çok bol ve çok yönlü mirası, onu halkımızın ebediyen unutmayacağı en büyük ve en saygın temsilcileri arasına koymaktadır.

    Bildirimizde öncelikle Nekıy Isenbet’in hayatı ve eserleri hakkında bilgi verildikten sonra, onun halk edebiyatı alanındaki çalışmaları ve onların taşıdıkları önem ve değer üzerinde durulacaktır.




    Burcu Kaçmaz

    TÜRKİYE-İDİL BOYU İLİŞKİSİNİN ÇAĞDAŞ EDEBİYATTA BİR YANSIMASI: REŞİT EHMETCANOV’UN “KARAÇKI (KORKULUK)” MANZUMESİ

    20. yüzyıl Tatar Edebiyatının en ilgi çekici şairlerinden biri olan Reşit Ehmetcanov özellikle Açıklık ve Yeniden Yapılanma dönemleri ile gelişen Tatar millî kimliği ve özgürleşme akımının ve hatta siyasî bağımsızlık hareketinin önünde giden kültür adamlarından birisi olmuştur. Şiirlerinde kullandığı yürekli kalem o dönemden Azatlık isteyen millî hareketin adeta sloganlarına dönüşmüştür.

    Şairin “Açlık Meydanı” adlı şiir kitabı bu bakımdan çok ilgi çekicidir. Ancak sağlığında yayımlanmadan kalan Karaçkı “Korkuluk” adlı manzumesi Türk-Tatar tarihî ilişkileri bakımından ayrıca ilgi çekicidir.
    Türk-Rus savaşlarından birinde bir Türk kızını ganimet olarak alan ve kendisine nikâhlayan Rus ordusundaki Tatar asıllı asker, şair Ehmetcanov’un öz dedesidir. Otobiyografik uzantısı olan bu öykü şairin Karaçkı manzumesinde bir Türk kızının İdil boyundaki soydaşları arasında nasıl karşılandığının ipuçlarını içermektedir.

    Bildiride de Ehmetcanov’un 39 sayfa tutan Karaçkı manzumesi bütünüyle incelenip özellikle Türkiye-İdil boyu kültürel temasları somut bir göç öyküsü olarak ele alınıp değerlendirilecektir.




    İlyas Kamalov

    TATAR DİASPORASI

    Tatarlar eskiden beri güçlü devlet geleneği ve gelişmiş kültürleriyle ön plana çıkmaktadırlar. Tatarların kurdukları İdil-Bulgar Devleti, Altın Orda Devleti ve Kazan Hanlığı’nın dönemin en büyük ticarî yolların kesişme noktalarında bulunmaları, Tatarlar arasında soylu ticarî sınıfın oluşmasını sağlamıştır. Yabancı devlet ve komşu halklarla irtibat, söz konusu devletlerin yıkılışından sonra da devam etmiştir.

    Tatar dili, yaygınlığı ve gelişiminden dolayı, Moskova Sararayı tarafından Doğu ülkeleriyle diplomatik münasebetlerde resmî dil olarak kullanılmıştır. Tatar soylu sınıfından birçokları kendilerini becerikli diplomat olarak tanıtmışlardır. Bütün bu özellikler aynı zamanda başka halkların kültürü ve geleneklerine karşı duyulan saygıyla birleşmiştir. Tatarların iş dolayısıyla çok gezmeleri ve birçok ülkeyi görmeleri, onların zor durumda kaldıkları zaman başka ülkelere göç etmelerini kolaylaştırmıştır. Nitekim, Tatar devletinin ortadan kaybolması ve halkın da Hıristiyanlaştırma süreciyle karşı karşıya kalması Tatarları toplu bir göçe zorlamıştır.

    Kazan Tatarlarının göçleri XX. yüzyılın başlarında başlamış ve genel olarak Uzak Doğu, Türkiye ve Batı Avrupa’ya gerçekleşmiştir. Göçlerin temel sebebini başta Çarlık rejiminin, ardından Bolşeviklerin Müslümanlara karşı uyguladığı baskı oluşturmuştur. 1890 yılında Rusya Dışişleri Bakanlığı’nın, İdil-Ural bölgesindeki Müslümanlara dinî gerekçelerle yurt dışına çıkma izni vermesi, göçlerin seyirini kolaylaştırmıştır. Türkiye başta olmak üzere Tatarların göç ettikleri ülkeler, “misafirleri” genel olarak iyi karşılamıştır. Bunun “insanî” sebeplerin yanı sıra, siyasî nedenleri de vardır. Japonya ve Almanya, Tatarları ve genel olarak Rusya’daki Müslüman halkları yayılmacılık politikalarında bir araç olarak kullanma planlarını yapmaktan da çekinmemişlerdir. Yurtdışına göç eden Tatarlar imkanları dahilinde çeşitli cemiyetler kurarak kendi kültür ve geleneklerini bugün de yaşatmaya çalışmaktadırlar.

    Genel olarak bu bildiride Polonya, Litvanya, Beyaz Rusya, Almanya, Finlandiya, Çin, Japonya, Türkiye ve diğer ülkelere yerleşen Tatarların tarih boyunca yaptıkları göçler, bu göçlerin nedenleri, göç ettikleri ülkelerdeki faaliyetler üzerinde durulacaktır.



    Mehmet Yasin Kaya

    İDİL-URAL TÜRKÇESİNİN KARŞILAŞTIRMALI SÖZ VARLIĞI (TATARCA İLE BAŞKURTÇA ÜZERİNE BİR ANALİZ DENEMESİ)

    İdil-Ural Türkçesinin iki önemli yazı dili olan Tatarca ve Başkurtça zengin söz varlıkları bakımından yalnızca adı geçen coğrafyanın değil genel Türk dilinin de önemli iki kolunu oluşturmaktadır. Gerek tarihî Kıpçak Türkçesinden miras kalan sözler gerekse komşu oldukları kültürlerin sözleri bu zengin söz varlığını ortaya çıkaran temel etkenlerdir.

    Bu çalışmanın ana çalışma yöntemini oluşturan söz varlığı incelemesi metodu ele alınan bir dilin, şivenin ya da daha dar kapsamda bir kişinin kullanmakta olduğu bütün sözlerin tematik olarak incelenmesine dayanmaktadır. Bu sayede o dil, şive veya kişinin düşünce dünyası, başka kültürlerle olan etkileşimi, kısaca yaşam tarzı bütünüyle ortaya çıkarılmaktadır.

    Son zamanlarda gerek dünyada gerekse ülkemizde yaygınlaşan bu yöntemi İdil-Ural Türkçesinin iki önemli koluna uygulamak ve sonuçlarını değerlendirmek bu bildirinin başlıca amacını oluşturmaktadır.

    Bu çalışmada Tatarcanın söz varlığı için Tatar Teleneñ Orfografik Süzlege, Başkurtçanın söz varlığı için de Başkort Teleneñ Hüzlege esas alınmıştır. Her iki sözlükte yer alan madde başları bilgisayar ortamına girilmiş ve oluşturulan çeşitli temalar etrafında bütün söz varlığı incelenmiş, karşılaştırılmıştır. Bunu yanı sıra bu iki yazı dilinin alıntı sözler bakımından birbirlerine göre durumları da ortaya konulmuş ve bu iki yazı dilinin birbirinden farklı olan sözleri tespit edilmiştir. Bildiride bu incelemelerin sonucunda çıkan sayısal veriler yorumlanacaktır.





    Timour Kozyrev

    RUSYA FEDERASYONU’NDAKİ KAZAN TATARLARININ ULUSLAŞMASINDA DİN ETMENİNİN ROLÜ

    Kazan Tatarlarının uluslaşmasında dinin rolü, çok özel bir öneme sahip olmaktadır: dilin büyük ölçüde kaybolması ve Tatarların antropolojik tipinde çevresindeki Ruslardan büyük bir farkın olmaması durumunda Tatarları Rus çoğunluğundan ayıran temel unsur, doğal olarak, müslümanlık olmaktadır.

    SSCB’nin dağılmasından sonraki yıllarda (B.Yeltsin döneminde) Tataristan Cumhuriyeti geniş otonomi kazanıp, Tatar Türk milliyetçiliğinin gelişmesi için gayet elverişli koşullar oluşmuş ve bu doğrultuda büyük adımlar atılmıştı. Halbuki, V. Putin hükümetinin uygulamakta olduğu merkezleştirme ve Federasyon üyesi bölgeleri ‘irileştirme’ siyasetinin sonucunda Tataristan devletçiliğinin gelişme imkanları kısıtlanarak, böylece, Tatar halkının laik milliyetçiliğini geliştirmeye devam etmesi de sorunlu olmaktadır.

    Bu durumda Tatarların toplumsal bilincinde dinin önemini artırarak, ‘Tatar İslamının’ radikalleşme olasılığı ciddi ölçüde yükselmektedir. Rusya’nın Avrupa Kısmı ve Sibirya Müslümanlarının Ruhani İdaresi’nin birbiriyle rakip birkaç müesseseye bölünmesi ve, ayrıca, dışarıdan gelen değişik yöndeki dinî (İslamî) akımların yaygınlaşması, durumun karışıklığını artırmaktadır.

    Bu koşullarda Tatar Türk milliyetçiliği ile müslümanlığın etkileşimi, hem Türk Dünyasının geleceğini etkileyen önemli bir süreç, hem de dikkat çekecek bir araştırma konusu olmaktadır.



    Roza Kurban

    SİMGE OLARAK ALFABE KULLANIMI

    Bilim alfabeden başlar, der halk. Bu sözlerde derin bir gerçek vardır. Alfabe çocuğun ilk okuma kitabıdır. Çocuk okula ayak bastığında ana dili hazinesine bu kitap aracılığıyla girer. Ancak, gökdelenler sağlam temeller üzerine kurulacağı gibi, yüksek bilimin temelini de sağlam alfabe oluşturur. Bu sebepledir ki, Tatar aydınları alfabe üzerinde ve bu alanın edebiyatını zenginleştirmek açısından olağanüstü gayret sarf etmişlerdir.

    Tatar halkının çok türlü alfabe kitabı vardır. Değişik devirlerde değişik yazarlar tarafından 200 civarında alfabe kitabı ve öğretim metotları kitabı icat edilmiştir. Onların 500’e yakın çeşitli varyantlarının bulunduğunu büyük bir gururla söyleyebiliriz. Böyle bir hazine başka bir halkta var mıdır?!

    Sözler ve düşünceler yazıda belli işaretlerle ifade edilir. Bir dilin seslerini gösteren, belli bir sıraya göre dizilmiş belli sayıda harflerin bütününe alfabe denir. Her dilin yüzyıllar boyunca değişe-gelişe gelen bir yazı sistemi bulunmaktadır.

    Yazı tarihi çok uzun bir geçmişe sahiptir. Yazı ortaya çıkmadan önce bazı nesneler haberleşme aracı olarak kullanılır. Buna “nesne yazısı” denir. Daha sonra aynı amaçla resimler kullanılmaya başlar. Taş, kemik, ağaç üzerindeki resimler umumî bir fikri bildirir. Bu yazıya “resim yazısı” (piktografi) denir.

    Bir nesnenin resimle gösterilmesiyle bu nesne arasında bir eşdeğerlik ilişkisi kurulduğunda ideografik yazı ortaya çıkar. Günümüzde kullanılan sayıları, matematik işaretleri, ideografik yazı örneği olarak göstermek mümkündür. Yazıyı daha kolaylaştırmak arzusuyla hece yazısı doğar. Bu yazıda o veya bu hecenin telaffuzu ayrı bir işaretle bildirilir. Hece yazısı M.Ö. IV.-III. binde ortaya çıkar. Hece yazısı şimdi Japonya, Hindistan, Etiyopya’da kullanılmaktadır.

    Zamanla toplumun gelişmesi, ileride hece yazısını ses yazısına geçmeye zorlar. M.Ö.VIII.yüzyılda Yunanistan’da alfabe ortaya çıkar. Yunan alfabesi temelinde Etrusk, Got, Slav(eski Slav) dillerinin alfabesi hazırlanır. Batı Avrupa’nın tüm alfabeleri Latin alfabesinden meydana gelir.

    Türkî halklarda yazı-yazılı edebiyat çok eskiden, Slav halkından çok daha önce ortaya çıkar. Medeniyete ulaşmada, toplumun kaynaşıp ulus olabilmesinde, içtimaî-tarihî olayların gelecek kuşaklara aktarılmasında yazı çok büyük rol oynamıştır. Kazan Tatarlar’ının eski dedeleri Bulgarlar İdil ve Çulman boylarına VII.yüzyılda yerleşir. Onlar bu sırada Göktürk alfabesini(Run yazısı) kullanırlar. Bulgarlar’ın Götürk alfabesini kullandığı birçok tarihî belge ile kanıtlanmıştır. 922 yılında İslam dini kabul edilir ve Bulgarlar Arap alfabesine geçer. Arap yazısı Tatarlar’da bin yıldan fazla kullanılır. Tatar halkı tarihinde bazı bölgelerde Arap yazısıyla beraber Uygur yazısı da kullanılır. Altın Orda döneminde han sarayında Uygur harfleriyle resmî belgeler, resmî mektuplar yazılır.

    Kullanışta olan Arap alfabesi XIX. y.y. sonları ve XX. y.y. başlarında büyük bir değişim geçirir.XIX.y.y. sonlarında sesli harfler için ek işaretler kullanılmaya başlar. Arap alfabesi, ancak 3 sesli harften oluştuğu için, Tatar dilindeki sesleri tam olarak ifade edememiştir. Tatarca’da 10 tane sesli harf bulunmaktadır. Bütün bunlar yazıda büyük bir karmaşaya yol açar, fikri ifade etmekte zorluklar çıkarır. Büyük bir tartışma sonucu “orta iml┠kabul edilip, 6 sesli harf alfabeye alınır. “Orta iml┠Arap alfabesinin son gününe kadar kullanılır.

    XX.yüzyılın 20’li yıllarında Latin yazısına geçmek için faaliyetler başlar.1926 yılında Bakü’de yapılan Birinci Türkoloji Kurultayı’nda bütün Türkî halklar için Latin alfabesi kabul edilir.1927 yılının 3 Temmuz’unda Tataristan Cumhuriyeti’nin Halk Komiserliği Kurulunun özel kararıyla, Latin alfabesini Tatar dilinin resmî alfabesi olarak ilân eder.1930 yılının 1 Ocak tarihinden itibaren Latin alfabesi %100 yürürlüğe koyulur.

    Ruslaştırma siyasetinin gereği 1930’lı yılların sonunda Rus alfabesine geçme meselesi ortaya koyulur.Bu alfabeye geçişin sebebi şöyle izah edilmiş: Güya,Rus ve Tatar dilini öğrenirken, kâh o, kâh bu alfabeyi öğrenmekten kurtulacaksın, Rusça’dan giren kelimeleri Rusça yazma imkanı doğacakmış. 1938 yılında Kiril alfabesinin ilk varyantı ilân edilir.Daha sonra bu alfabeye Tatarlar’ın kendine özgü seslerini belirtmek için harfler eklenir: e-ö-ü-c-ñ-h (39 harf=33+6). Tataristan Yüksek Şura Prezidyumunun 1935 yılının 5 Mayıs tarihli kararıyla Tatar yazısı, 1940 yılının Ocak ayında Kiril alfabesine geçirilir.

    Bu alfabenin de çok eksik tarafı olduğu için, 1950’li yılların başlarında onun eksiklerinden söz edilmeye başlar. Ķ-Ģ-W sesleri için işaretlerin olmaması imlâ kuralların zorlaştırır.1954 yılında bilimsel toplantı yapılır, fakat sonuç alınamaz. Son yıllarda bilim adamları Latin alfabesine geri dönme hakkında fikir yürütmekte, fakat bu hiç de kolay gözükmüyor.

    Tatar dilinin alfabe sisteminin geçmişi, yüzyıllar boyu sürüp gelen zorlu bir yolculuğun serüvenidir. Tatar dili tarihinde Göktürk, Uygur, Arap, Latin, Kiril alfabeleri bir birini değiştirip kullanılagelmiştir. Tatar dilinin ses sistemine en uygun olan alfabe-Latin alfabesidir.

    İnsana bilim vermek de, terbiye vermek de alfabeden başlar. Bağımsızlığa, bilim özgürlüğüne ulaşmak, dünya ile bütünleşmek için en yakın zamanda Latin alfabesine geçmek zorundayız. Ana dilimizi gözümüz gibi korumak, onu gelecek kuşaklara aktarmak-en kutsal görevimizdir.



    Mustafa Öner

    TATAR KİMLİĞİ ve TUKAYCILIK

    Tatar medeniyetinde milli ve tarihsel kimlik XIX. asırdan beri Mercani, Nasıri, R. Fahreddin gibi marifetçiler tarafından inşa edilmiş ve Tatar rönesansı böyle başlamıştır. Ancak bu Tatar kimliğinin geniş halk yığınlarına ulaşması ve benimsenmesi için estetik kanalı açan, edebiyatla Tatar kimliğini yaratan kişi Tukay’dır demek mümkün. Onun şiirlerindeki Tatar romantizmi, ana dili, yurt ve millet sevgisi halinde kendisini göstermiştir. Tukay’ın bilerek kullandığı basit dil ve sıradan söyleyiş, onun popülerleştirdiği Ceditçilik akımının ve bu sayede kadın özgürlüğü, eğitim meseleleri, medrese ve din adamlarının bozulması gibi eski topluma ait sorunların Tatar halkı tarafından öğrenilmesini sağlamıştır.

    Bildiride, Tukay edebiyatının sosyolojisi amaçlanmaktadır. Burada büyük şairin kendi zamanında başlayan bu sevginin ölümünden sonra da bir Tukay ekolü olarak devam etmesi incelenecektir. 1913’ten bugüne kadar azalmadan süren Tukaycılık (Tukayizm) akımının Tatar kültüründeki yeri analiz edilecektir.


    Özlem Özmen

    ALİMCAN İBRAHİM’İN KAZAK KIZI ROMANINDA SÖZ VARLIĞI

    İdil-Ural bölgesi ve genel olarak da Türk dünyası aydınlanma tarihinde önde gelen simalardan biri olan, Türk-Tatar tarihinde edebi tenkitçi, roman yazarı, dilci ve Sovyet devletinin ilk yıllarında da kültür işleri komiserliği gibi özellikleriyle tanınan Alimcan İbrahim hakkında ülkemizde yeterince çalışma yapılmamıştır.Bu çalışmada 1924 yılında Moskova’da Arap alfabesiyle basılan “Kazak Kızı” adlı romanının söz varlığı ortaya konularak, Alimcan İbrahim’in dil ve üslûp özellikleri hakkında bazı çıkarımlara ulaşılmaya çalışılacaktır. Çalışmamızda 2006 yılında hazırlamış olduğumuz “Alimcan İbrahim’in “Kazak Kızı” Romanında Söz Varlığı (Giriş- Metin-Dizin)” başlıklı yüksek lisans tezinden faydalanılacaktır. Bu çalışmanın,yazarın diğer eserleriyle ilgili de benzer çalışmaların yapılmasına ve Tatar Türkçesi’nde mevcut olan sözlerle ilgili yeni sonuçlara ulaşılıp modern Türk lehçelerinin karşılaştırmalı olarak incelenmesinde kullanılabilecek malzemelerin ortaya koyulmasına zemin hazırlayacağı beklenmektedir.



    Murat Özşahin

    KAZAN TATAR TÜRKÇESİ İLE KIRIM TATAR TÜRKÇESİNDE ORTAK FİİLLER

    Tarihi Kıpçak Türkçesinin farklı iki coğrafyasında gelişme göstererek yazı dili haline gelmiş Kazan Tatarcası ve Kırım Tatarcasındaki ortak fiillerin ses ve anlam yönünden incelenmesi bu bildirinin asıl amacını oluşturacaktır.

    Bildiride bu iki yazı dili arasındaki ortak fiillerin tespit edilmesinde Kazan Tatarcası için “Tatar Telenen Anlatmalı Süzlege. III tom, Kazan, 1977-1981”, Kırım Tatarcası için ise “Krımskotatarsko-russkiy slovar’. Gernopol, 1994.” Kaynak malzeme olarak kullanılacaktır.

    Bu iki yazı dilinin gelişme sürecinde her ne kadar coğrafi ve tarihi farklılıklar bulunsa da dil yapısı içinde önemli yer tutan fiillerin büyük oranda ortak olduğu gözlenmektedir. Bildiride bu ortaklığın hangi düzeyde olduğu sayısal verilerle ele alınacak ve yorumlanacaktır.


    Elfine Sibgatullina

    I DÜNYA SAVAŞI TÜRK ESİRLERİNİN HATIRATLARINDA TATARLAR

    I. Dünya savaşında Ruslara esir düşmüs Türklerin tüm sayısı 950 subay 50 000 er olarak ortaya çıkıyor. Ama bügüne kadar onların kaderi, şahsiyetleri açıklanmamış ve bu alanda geniş araştırmalar yapılmamıştır. Sarıkamış savaşının 90 yıllığı dolayısı ile Türkiye’de basılmış esaret hatıraları dikkate layık bir kaynak olarak ele alınacak ve bu konuda belli başlı malumat verecek eserler sayılıyorlar.

    Bu tebliğimizde Rusya’da çeşitli esir kamplarında kalan Türk er ve subaylarına yardımda bulunan ve onların ağır durumunu az da olsun kolaylaştırmak için çaba yapan Tatarlar hakkında kısa bilgiler vermek isteriz.

    İlk ele almak istediğimiz hatırat dokuzuncu kolordu kumandanı İshan Latif Paşa’nın “Bir Serencam-i Harp” (İstanbul, 1919) adlı eseridir. O, 1915 yılının 2 Ocağında Sarıkamış’ta esir olmuş. Rusya’da Sibirya’da bir müddet mevkuf kaldıktan sonra sürgün yerinden firar etmiş ve Çin, Japonya, Pasifik, Amerika ve Atlantik yoluyla Avrupa'ya ve oradan Türkiye’ye dönmüştür.

    İshan Paşa Tatarlarla sürekli şekilde görüşmeyi İrbit sehrindeyken başlar.

    “Rusya’da Tatar ve Türk dilleriyle yayımlanan gazeteleri de Rus gazetelerinden naklen esirliğimi yazmışlardı. Bu suretle bütün Rus müslümanları beni ismen tanıyorlardı. Bunlar müslüman Türk paşası olduğumdan esirliğim sebebiyle son derece üzüntü duymakta idiler. Bu keyfiyeti hastanede iken mevki komutanından izin alarak bir iki Tatar ileri geleni hikaye etmişlerdi. Bu ziyaret esnasında bunlardan biri hazırladığı ve imzasını da kazdırdığı elmas taşli büyük bir sigara kutusunu yadigar olarak bana vermişti. Bu tabaka üzerinde ‘Rusya’ya şeref veren İshan Paşa’ya yadigarımdır’ cümlesi yazılmıştı. Dindaşımın içtenliğini gösteren bu sözleri okuduğum zaman pek müteessir olmuştum herhalde. Bu hatıra dindaşlarımızın vatanımıza olan aşırı sevgilerinin büyük belirtisi idi’ deyilmiş paşanın hatıralarında.

    Kaçmak planını İhsan Paşa ilk olarak İrbit panayırı münasabetiyle gelmiş Sultanov namındaki genç Tatar tüccarına anlatır. O da paşayı Şah Veli adındaki otuzbeş yaşlarındaki Kazanlı kitapçı ile buluşturur. İshan Paşa’nın Tatarlardan yardım istemesine heyecanlanan Şah Veli Efendi onu kucaklayıp böyle cevap verir ‘Paşa ben de bir müslüman ve Türk paşasından bu sözleri bekliyordum’ der ve onun kaçması için gerekli her şeyi temenni etmeye çalışır.

    İshan Paşa’nın firarı için Tatar müslüman zenginleri 600 ruble toplayıp onun eline verirler. Onun Rusya sınırlarından sağ çıkması için rehberi bulurlar ve bu adam onu ve arkadaşı Fethi Beyi Japonya sınırına kadar uğurlar.

    Gerçi İshan Paşa bu hakta yazmasa da son zamanlarda Rusya basınında çıkan yazılarda Sibirya’da I. Dünya Savaşı sırasında büyük bir Tatar-Türk gizli teşkilatının bulunduğu ve İshan Paşa’nın firarını onların hazırladığı hakkında haber çıktı. Bu teşkilat 1912 yılında İrkutsk şehrinde kurulmuş ve savaşa karşı propaganda yapmış Türkler için 147 bin ruble para toplamış İsnan Paşa’nın firarını organize eden bu komitenin idaresi 1915 ocağında jandarma tarafından basılmıştır.

    İkinci hatırat Tuğgeneral Ziya Yergök’ün anıları olan ‘Sarıkamış’tan Esarete 1915-1920’ kitabıdır. Sami Önal tarafından hazırlanmış bu kitapta Ziya Bey Yergök’ün Rusya’nın Krasnoyarsk kamplarında başından geçenleri ve 1920 yılında Türkistan üzerinden vatanına dönüşü hikayesi anlatılır. esirken de gündelikler yazma firsatını bulan Ziya Bey Tatarlar hakkında bol malumat verir. Onlardaki din ve ahlak, hayat tarzını anlatır. ‘Diyebilirim ki der yazar Tatarlar Türk, Kürt, Fars, Afgan, Çin ve Hint müslümanları içinde en koyu müslümanlardır. Tatarların bu derece dini katılıklarını gören Süvari Binbaşı Arap Osman Bey ‘aşk olsun Tatarlara! Şu kadar yüzyıldan beri Rus boyunduruğu altında yaşadıkları halde bizden daha çok dindarlardır. Üç dört yıldır esir olduk hemen hemen dinden çıkar gibi olduk. Allah göstermesin birkaç yıl daha kalsak hiçbirimizde ne din kalır ne iman’ demişti. Ziya Bey Tatarlardaki bu sıfatı din adamlarının akıllı iş yürütmelerinden, din hükümlerinde müsamahakar davranışlarından görür.

    Ahlak bakımından Tatarlar üstündürler, der yazar. köylerde olsun şehirlerde olsun belirli zamanlarda toplanıp halkın işlerini görür. Cemaatlerin yardım sandıkları vardır. Yardıma muhtaç olana yardım ederler. Tatarlarda aldatma ve yalancılık çok azdır’ der.

    Sibirya’nın Çekler eline geçmesi sebebi ile Tomsk şehrinde trende tutuklanan esirlerle en ilgilenen Tatarlar olmuş. Onlar Ruslar nezdinde teşebbüste bulunarak Osmanlı Türklerin bir dereceye kadar serbest bırakılmasına yardım etmişler. araya ramazan girince Tatarlar Türkleri iftara götürdükleri gibi ramazan bayramı akşamı 200 kadar Türk esirin 24 saat için götürmüş evlere misafir dağıtmışlar. Üstsubayları genelde Tatar zenginleri misafir etmiş. Ziya Bey Buharayef adlı bir tatar kürk tüccarı hakkında bahseder. Esirleri sık sık ziyaret eden bu efendinin oğlu ve kızı da genç subayları gezdirir, evlerine, mağazalarına götürürlerdi, der. Bizim gençler Tatar kızları ve delikanlıları ile çok defa sinemaya, tiyatroya ve balolara birlikte gittiler. onlar bizim genç subaylarla gezerken gurur duyarlardı der. Tatarlar adabımuaşeret kaidelerini kabul ettiklerinden mi yoksa psikolojik nedenlerle mi nedendir Türkistanlı Türkler gibi yılgın ve korkak değillerdir, der. Ruslara da hiçbir haklarını gasi ettirmezler, diye sonuca gelir. Tatarlar ikram etmiş yemekleri ve kımızı anlatır.

    İrfanoglu İsmail Efendi’nin esaret yılları hatıralarını beyan eden ‘Allahuekber Dağları’ndan Sibirya’ya' adlı kitapta Vladivostok kamplarındaki esirlerin hayatı anlatılır. Rusya’da ihtilal patlamış günlerde harp esirlerine vatana dönmek fırsatı bulunuyor. 1920 yılının ilkbaharında İrfanoğlu İsmail Efendi trenle Kazan’a gelir. Burda Tatar müslümanları cemiyetini, camileri ziyaret eder, şehri gezer: Tatarlarla konuşur. Onlar İsmail Beye iç savaş bitinceye kadar Kazan’da kalmasını tavsiye ederler. Kazan’dan Astrahan’a gelen İsmail Efendi orda da Tatarların ve hemşehrilerin yardımına muhtaç olur. Yaptırdığı Acem pasaportla Bakü’ye gelir sonra Türk kesimine geçer.

    Sonuçta güzel bir roman üzerinde durmak isterim. Hatice Alptekin Hanımefendi tarafından kaleme alınmış ‘Ters Akıyordu Volga’ eseri I. Dünya Savaşında esir düşmüş Türk askeri Tufan Çiloğlu bey ile Tatar kızı Zarife Yusupova’nın gerçek hayat hikayesini anlatır. Babası ve annesinin Rusya ve Türkiye’de çektikleri çileyi çocukluk hatıraları ile bağlayıp anlatan yazar Osmanlı Türk ve Kazan Tatarlarının birbirlerine bağlılığını kan ve can kardeşliğini gösterir. Savaş sonunda Türkiye’ye dönmek fırsatı bulamayan Tufan Bey Samara yanındaki Tatar köyünde imamlık ve öğretmenlik işine başlar. Köyün ileri gelenlerinden Osman Bey Kuran hafız olan bu Türk erin yaş farkına ve Türkiye’de ailesi olmasına da bakmadan genç kızı zarife ile evlendirir. Stalin döneminde çoğunluk din adamına yapıldığı gibi siyaset etkinliği olur Tufan Bey de hapishaneye atılır ve ölüm cezasına hüküm edilir. Sadece karısı Zarife’nin fedakarlığı ve Samara’daki Tatarların yardımı ile serbest bırakılır, vatanına dönmek için çalışır. Hasta eşinin isteğine karşı gelemeyen Tatar kızı Zarife çok tehlikeli bir zamanda çoluk çocuğunu alarak vatanından, anne babasından ayırılır. yolda, savaş sonu kıtlık çeken Türkiye’de Zarife tek başına ailenin düzenliği, çocuklarının okuması icin, Tufan Beyin sıhhati için olağanüstü çabalar yapar. Sonuna kadar eşine ve ailesine fedakar ve dogru kalır.

    I. Dünya Savaşında esir düşmüş Türklerin Rusya müslümanları ile olan ilişkileri tabii ki hiç de bunlarla sınırlanamaz. Biz sadece hatıra eserlerinin birkaçını ele alarak Türk-Tatar kardeşliğine ve sevgisine örnekler vermek istedik. İleride araştırmalarımız devam eder ve bu alanda yeni tarihi belgelere ayrıca da arşiv belgelerine sahip oluruz diye ümit ediyorum.




    Tümen Somuncuoğlu

    19. YÜZYIL SONU 20. YÜZYIL BAŞLARINDA İDİL BOYU TATARLARININ TÜRKİSTAN’DAKİ FAALİYETLERİ

    19.asır sonu 20.asır başlarında İdilboyu Tatarlarının Türkistan’ın sosyo-politik gelişimine etkileri 20. asır başı dünya tarihinin dönüm noktalarından birisini oluşturmaktadır. İmparatorlukların nihayet bulduğu bu dönemde milliyetçilik akımları ve ulus-devletler ön plana çıkmıştır. Bu dönemde ortaya çıkan Türkçülük akımının gelişmesinde ve yayılmasında İdil-Ural Tatarlarının büyük rolü vardır. Tebliğde modernleşme ve milliyetçilik akımının Türk boyları içinde önde gelen temsilcilerinden olan İdilboyu Tatarlarının 20. asrın başındaki reform hareketlerini Türkistan’a taşımaları ve bunun Türkistan’a etkisi incelenecektir. Tebliğde Rusya Çariçesi ll.Yekaterina’nın döneminde takip edilmeye başlanan yeni İslam politikasının etkisiyle İdil-Ural Tatarlarının Türkistan bölgesindeki etkinliklerinin artması ve Çarlık dönemi boyunca bu bölgede yaptıkları faaliyetler üzerinde durulacaktır. İdilboyu Tatarlarının ekonomi, siyaset, eğitim, basın ve kitap neşriyatı konusunda Türkistan’da oynadıkları rol incelenmeye çalışılacaktır. Yine bu dönem boyunca Türkistan’ın yerli ahalisi nezdinde ve Rus idareciler nezdinde oluşan Tatar imajı ve bu imajdaki değişmeler gerekçeleriyle birlikte kaynakların izin verdiği ölçüde ortaya koyulmaya çalışılacaktır.



    Fatma Eriş Soytürk

    MECİT GAFURİ’NİN ŞİİRLERİNDE TATAR ve BAŞKURT TÜRKÇESİ ÖZELLİKLERİ

    Avrasya’nın tarihinde önemli ve etkili gelişmeler olan 1905 yılındaki Rus İhtilali, 1917 Bolşevik Devrimi, I. Dünya Savaşı ve 1920 sonrasındaki sosyalizmin etkilerini yaşaması, güçlü şairlik yeteneği ile devrini şiirlerinde yansıtmış olması gibi özellikleriyle önem kazanmış olan Mecit Gafuri, büyük Tatar şairi Tukay’ın önemli bir devamcısı, Tatar ve Başkurt edebiyatının klasik şairidir. Bir şairin hangi milletin edebiyatı içinde incelenmesi gerektiği sorusu edebiyat teorisinin önemli sorularından biridir. Bu çalışmada hem Tatar hem Başkurt edebiyat tarihlerince sahiplenilen Mecit Gafuri “Tatar edebiyatı mı yoksa Başkurt edebiyatı içinde mi değerlendirilmeli?” sorusuna bir dil incelemesinden yararlanılarak yanıt aranacaktır. XX. asrın ilk otuz yılında aralıksız eser veren Mecit Gafuri’nin, 1909-1918 yılları arasında basılmış olan Arap alfabeli 179 şiiri üzerinde 2006 yılında hazırladığımız “Mecit Gafuri’nin Şiirleri (Giriş-Metin-Dizin)” başlıklı yüksek lisans tezinde yer alan incelemelerden yola çıkarak şairin şiirlerindeki Tatar ve Başkurt Türkçesi’ne ait dil özellikleri ve yine aynı çalışmada yer alan sıklık dizini incelemesinden faydalanılarak yazarın şiirlerindeki söz varlığı ortaya konulmaya çalışılacaktır. Çalışmamızda söz varlığının tespiti için “Tatar Tĭlĭnĭñ Anlatmalı Süzlĭgĭ-1977-1981, III cilt, Kazan” ve “Başkort Tĭlĭnĭñ Hüzlĭgĭ, 1993, II cilt” sözlükleri esas alınacaktır.




    Leysen Şahin

    MİLLİ KİMLİK İNŞASI SÜRECİNDE KENTSEL MEKÂNIN KULLANIMI VE KENTSEL MEKÂNA AİT GÖRSEL SİMGELER: TATARİSTAN ÖRNEĞİ

    Tebliğimde Sovyet sonrası Tatar milliyetçiliğinin değişik bir boyutuna eğilerek, onun mekanla kurduğu ilişkisini irdeleyeceğim. Bu bağlamda Tataristan’ın başkenti Kazan’daki tarihi Kremlin mekanı ele alınacak ve bu mekan üzerinde Tatar milliyetçiliğinin, bir taraftan, halk hissiyatını yansıtan spontan duygusal tezahüratları, diğer taraftan, Tataristan hükümetinin girişimleri ile gerçekleşen ve resmi düzeydeki milliyetçiliğin tutumunu yansıtan mekansal düzenlemeler incelenecektir. Tatar milliyetçiliğinin halk düzeyinde seyreden, spontan gelişen duygusal çıkışları, Kremlin sınırları içinde bulunan tarihi Süyümbike kulesi ile ilgili olmuştur. Bu konuyu aydınlatmak için tebliğde Süyümbike kulesinin Tatar milliyetçi hissiyatındaki yeri incelenecek ve bu külenin önemli milli sembol haline gelişinin hikayesi, bu hikayenin dönüm noktaları Sovyet öncesi, Sovyet dönemi ve Sovyet sonrası dönemleri boyunca takip edilecektir. Özellikle Sovyet rejiminin son yıllarında Süyümbike kulesinin hem simgesel planda ve hem direkt olarak milliyetçi pratiklere mekan olacak şekilde kullanımı doruğa ulaşmuş ve bu kule, “Tatarların acı geçmişi”, “Tatarların Ruslara karşı koyması”, “Müslümanlığa sahip çıkma” gibi temalarla ilişkilendirilen ve “Tatarlığı” çağrıştıran milli sembol haline gelmiştir.

    2000’li yıllara doğru Tatar milliyetçi zihniyetinin gelişiminde Tatar resmi çevrelerinin daha etkin rol oynamaya başladığını, spontanlığın dizginlendiğini ve bilinçli bir milli kimlik kurgulama aşamasına gelindiğini görüyoruz. Bu süreç, Kazan Kremlin’i mekanının kullanımında yaşanan gelişmelerde de kendini açıkça belli eder. Son yıllarda Kazan Kremlin’i sahası içinde ve çevresinde yapılan düzenlemeler, Kremlin’in bir görsel bütünlük kazanmasını ve yeni inşa edilen görkemli Kul Şerif Camii’nin görsel olarak vurgulanmasını sağlamıştır. Bu durumda Süyümbike külesinin sembolik planda biraz geriye itildiğini, Tatarların acılarla dolu milli tarihini öne çıkaran bu sembolün nispeten sönük duruma gelmesine karşılık Kazan Kremlin’in görsel bütünlüğü ile farklı milletleri ve dinleri barındıran bir Tataristan devleti imgesinin öne sürüldüğünü, aynı zamanda Kul Şerif Camii ile Müslümanlık öğesinin vurgulandığını söyleyebiliriz. Özetle, son yıllarda Tatar milliyetçiliğinin görsel imgelemesinde acılarla dolu milli geçmiş temasından barışçıl ortak gelecek temasına geçişin gerçekleştiği gözlenebilir; aynı zamanda kültürel planda Müslümanlığa verilen önemin altı çizilmekte ve milli tarihe göndermeler de yapılmaktadır (Kul Şerif, Kazan Hanlığı döneminde yaşayan ve Kazan Hanlığı düşerken Ruslarla çarpışarak ölen milli kahramanın adıdır. Ayrıca, Kul Şerif Camii Kazan Hanlığı düştüğünde Ruslar tarafından yıkılan büyük caminin yerine ve anısına inşa edilmiştir, yani, bir bakıma tarihi adaletin sağlanması söz konusudur).



    Yunus Emre Tansü

    UDMURTLAR

    Udmurtlar, Ural Dağları’nın Kuzeybatı ormanlarında yaşayan Eski Doğu Fin halklarından birisidir. Udmurtların bazılarının Avrupai, bazılarının da Moğol yüz hatlarına sahip olması, Rusların bu kavmi Ari olarak nitelendirmesini engellemiştir. Dillerindeki 500 kelimenin Fin halkları ile benzeşmesi de, Rusların tezini çürütmektedir. Antropolojik bulgular, Udmurtların muhtemelen İskit ve Sarmat kavimleri ile akraba, Orta Asya ve Kafkasya kökenli olduklarını ortaya koymaktadır. Cengiz İmparatorluğu’na bağlı halklardan biri olan Udmurtlar, Altınordu Devleti’nin ve bu devlet dağıldıktan sonra Kazan Hanlığı’nın hakimiyeti altında yaşamışlardır.

    Kazan Hanlığı’nın yıkılmasından sonra, bölgeyi işgal eden Rusların Hıristiyanlaştırma faaliyetleri neticesinde, Kazan ülkesinde bu devlete bağlı yaşayan Udmurtlar, Kuzey ve Batıya doğru hareket ederek bugün yaşadıkları alanlara gelmişlerdir. Zira Kazan hanlığı’nın yönetimi altında Şamanist unsurları olan bir dine sahip olan Udmurtları, Ruslar pagan olarak nitelendirmiş ve Hıristiyanlaştırmaya çalışmışlardır. Ancak Udmurtların göç ettiği coğrafyayı Ruslar, daha Novgorod Knezliği zamanında XII: yüzyılda yerleşime açmıştır ve yüzyıllar süren bir Hıristiyanlaştırma ve Ruslaştırma siyaseti Udmurtların bütün folklorik özelliklerini ve milli kimliklerini yavaş yavaş yok etmeye başlamıştır. Ancak Udmurtlar, İncilin Udmurtça’ya tercümesi ile başlayan Umdurt dilinin öğrenilmesi faaliyetleri neticesinde ilk entelektüellerini ortaya çıkarmayı başarmışlar ve Umdurt kültürünü yok olmaktan kurtarmışlardır. İlk demir çelik fabrikasının 1756 yılında kurulduğu Umdurt ülkesinde, XVIII.yüzyılın ikinci yarısında Bemzhyski, Pudemski, Votkinski, Izvheski, Kambarski fabrika şehirleri ile Galzov ve Sarapul yerleşim merkezleri kurulmuştur. 1917 Şubat Devrimi’nden sonra Bolşevikler, Udmurt ülkesine gelmişler ve Bolşevikler 27 Şubat 1921’de Votskaya Otonom Bölgesi adıyla S.S.C.B.’ye katmışlardır. 1934’de Udmurt Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulmuştur. 1991 sonra Umdurt Cumhuriyeti adını alan devlet alametlerine 1993 yılında kavuşmuştur.



    Mustafa Toker

    ZAHİR BİGİYEF’İN ESERLERİNDE KULLANDIĞI DİL

    Tatar edebiyatında iz bırakmış ediplerden birisi olan Zahir Bigiyef, kardeşi Musa Carullah Bigiyef’in aksine ülkemizde çok fazla tanınamamıştır. Doğum tarihi hakkında kesin bir bilgi olmamasına rağmen, onun Maveraü’n-Nehir’de Seyahat adlı eserinden yola çıkarak doğum tarihiyle ilgili birtakım bilgilere ulaşılabilmektedir. Bu seyahat esnasında yol arkadaşıyla yaptığı bir sohbette 23 yaşında olduğunu ifade etmesi ve yolculuğun 1893 yılının yazında gerçekleşmesi onun 1870 yılında doğmuş olabileceği ihtimalini güçlendirmektedir.

    Zahir Bigiyef’in 3 eseri vardır. Bu eserlerden ikisi roman, birisi ise seyahatnamedir. Romanlarının adları, Ölüf yaki Güzel Kız Hediçe ve Gönahi Kebair’dir. Maveraü’n-Nehr’e yapmış olduğu seyahati anlatan eserinin adı ise Maveraü’n-Nehir’de Seyahat adını taşımaktadır.

    Zahir Bigiyef’in eserlerinde kullandığı Tatar Türkçesi, bugün edebî yazı dilinde kullanılan yazı dilinden farklılık göstermektedir. O, Gaspıralı İsmail’in unutulmaz uran (slogan)ı olan “Dilde, fikirde, işte birlik!”in Kazan’daki savunucularından birisi olmuş, bu amaca hizmet için eserler kaleme almıştır. Onun eserlerinde kullanmış olduğu Tatar Türkçesi, bugünkü edebî yazı diliyle karşılaştırmalı olarak ele alınacaktır. Bildiride de esas olarak bu konu üzerinde durulacaktır.


    İsmail Türkoğlu

    UZAK DOĞU'DAKİ TATAR-BAŞKURT MUHACİRLERİ VE RUKIYE DEVLETKİLDİ

    Trans-Sibirya Demiryolu'nun inşaasıyla gönüllü olarak Uzak Doğu'ya başlayan Tatar-Başkurt muhacereti 1917 İhtilali'nden sonra mecburiyete dönüşmüş ve uzun süredir bu bölgede yaşayan muhacirlerin önemli bir bölümü, ihtilalden sonra Rusya'ya geri dönmeyerek muhacirliği kendilerine yaşama biçimi olarak seçmişlerdir. Babasının ticari faaliyetleri dolayısyla Uzak Doğu'ya giden Rukiye Devletkildi diasporadaki Tatar çocuklarına öğretmenlik, yine diasporada yaşayan soydaşlarının geçmişlerini unutmamaları için Milli Bayrak isimli bir gazete çıkararak halkına yardım etmeye çalışmıştır. Tebliğde slaytlarla Uzak Doğu'daki Tatar-Başkurt muhacirlerinin tarihi ve Rukiye Devletkildi'nin yaşam öyküsü anlatılacaktır.

    Yorumlar : (1)

Tüm Başlıkları Aç / Başlıkları incele   Arşiv